|
Kaydol
Okunma: 1881
Mustafa Kemal De Eylemci Bir Öğrenciydi PDF Yazdır E-posta

Son zamanlardaki öğrenci eylemleri ve “eylemci öğrencilere” gösterilen tepkiler, bana Atatürk’ü, Atatürk’ün öğrenciliğini hatırlattı.

O da Bir Eylemciydi

Hükümetten memnun olmayan, hükümeti “protesto” eden eylemci öğrencilere, polisin sert yaklaşımı; işkence, dayak, darp, hakaret, tutuklama vs. ve Başbakanın eylemci örencileri “ideolojik hareket eden örgüt mensupları” olarak adlandırması ve eylemci öğrencilere yönelik aşırı güç kullanan polisi  “haklı bulması”, bana bu ülkenin kurucusu Atatürk’ün de bir zamanlar, “eylemci bir öğrenci” olduğu gerçeğini hatırlattı. Evet, evet, yanlış okumadınız, Atatürk de eylemci bir öğrenciydi!

Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı Devleti’nde, içerden II. Abdülhamit’in göz açtırmayan istibdadı (baskısı), dışardan ise emperyalizmin nefes aldırmayan kuşatması altında, 19. yüzyılın sonlarında eğitim-öğretim görmüştü. Osmanlı’da Tanzimat modernleşmesinin bir sonucu olarak “mektep”, “medrese” ayrımının yoğun olarak hissedildiği, dahası “mektebin” de kendi içinde “eski tarz eğitim veren” ve “modern eğitim veren” diye ikiye ayrıldığı bir dönemde okuyan, araştıran, anlayan ve sorgulayan bir öğrenci olmak, doğal olarak “eylemci öğrenci” olmak anlamına geliyordu.

Bu ortamda, yaşadığı dönemin çelişkilerine, geri kalmışlığına, baskıcı düzenine isyan eden Mustafa Kemal de “eylemci” bir öğrenciydi.

Şöyle ki:

İlkokulda , bağdaş kurarak yerde oturmaya isyan eden!

Yine ilkokulda Arapça güzel yazı derslerindeki “ezberci eğitime” başkaldıran!

Lisede (İdadide) “vatan, millet, bağımsızlık” gibi duygularla okulu bırakıp gönüllü olarak askere yazılmak isteyen!

Yüksek okulda (Akademide), gizli gizli “yasak kitaplar” okuyan, “vatan ve hürriyet” kavramlarını içselleştiren, bu kavramları arkadaşlarına da öğretmek için okulda gizli konferanslar veren ve gizlice bir gazete çıkaran!

Mezun olduktan sonra, “ülkeyi içinde bulunduğu kötü durumdan kurtarmak için” yapılması gerekenleri “gizli toplantılarla” arkadaşlarına anlatmaya devam eden!

Bütün bu “emperyalizm, padişah ve yönetim karşıtı” çalışmalarından, dolayı tutuklanıp “hapis yatan” Mustafa Kemal,  neresinden bakılırsa bakılsın asla “itaatkar” ve “bozuk düzenden yana”, “sadece dersleriyle ilgilenen” bir öğrenci değildi. O, ülkesinin içinde bulunduğu çelişkilere, bağnazlığa, emperyalizmin her türlü baskısına, yönetimin acizliğine ve özgürlükleri kısıtlayıcı istibdat düzenine sonuna kadar baş kaldıran gerçek bir eylemci öğrenciydi.

Şemdi gelin, Mustafa Kemal Atatürk’ün öğrencilik hayatına şöyle bir göz atalım:

İlkokul  

Fatma Molla Kadın Mahalle Mektebi’nde yerde bağdaş kurarak oturmaktan sıkılan  küçük Mustafa, günün birinde Arapça güzel yazı dersinde kalkıp ayakta durdu. Hüsnü Hat hocası Çopur Hafız Emin Efendi oturmasını emredince, “dizlerinin tutulduğunu” söyleyerek, hocasını dinlemedi. Diğer çocuklar olup bitenleri büyük bir şaşkınlıkla izliyorlardı: Önce  loş sınıf derin bir sessizliğe gömüldü ve sonra hayatında belki de ilk kez, küçük bir çocuğun tepkisi karşısında ne yapacağını şaşıran Çopur Hafız Efendi, birden bire sessizliği bozdu.

“Ne!  bana karşı mı geliyorsun?’ diye bağırdı.

“Evet, karşı geliyorum” diye cevap verdi küçük Mustafa.

Bunun üzerine öteki çocuklar da cesaretlenerek ayağa kalkıp;

“Biz de hepimiz size karşı geliyoruz!” dediler. Hoca, çocuklarla anlaşmak zorunda kaldı.  

Mustafa, yaklaşık bir buçuk ay sonra bu Mahalle Mektebinden  alındı ve o döneme göre çağdaş eğitim veren Şemsi Efendi İlkokulu’na gönderildi.

***

Yaşıtları sokakta aşık atar, birdirbir ve kör ebe gibi oyunlar oynarken, o çoğu kez  arkadaşlarını büyük bir ağırbaşlılıkla uzaktan seyreder, aralarına hiç karışmazdı. Bir gün birkaç arkadaşı birdirbir oynuyordu. Onu da oyuna katılmaya çağırdılar. Kambura yatmayı kabul etmedi. “Ben eğilmem, ayakta dururken üzerimden atlayın” diye diretti.  Daha çok küçükken bile asla boyun eğmeyen bir yaradılışı vardı.

***

Babası Ali Rıza Efendi’nin zamansız ölümü üzerine dul kalan Zübeyde Hanım, oğlunu ve kızını yanına alarak Langaza’daki ağabeyinin çiftliğine gitti. Mustafa,  büyüdükçe zekası olgunlaşmaya başlıyor, yeni şeyler öğrenmek arzusuyla yanıp tutuşuyordu. Okula gitmesi gerekiyordu. Ancak, dayısının çiftliğinin bulunduğu o köyde öğretmen olarak sadece bir Müslüman hoca ile bir Rum papaz vardı. Zübeyde Hanım, Mustafa’yı sırasıyla ikisine de gönderdi; fakat Mustafa kendisine yabancı olan Rumca’yı sevmedi. Hıristiyan çocuklarla bir türlü anlaşamadı. Bunun üzerine hocaya gönderildi, ama hocayı da beğenmedi ve “ben medresede okumam” diye diretti. Öğretmensiz kalan Mustafa’ya bir komşu kadın ders vermek istediyse de O,  buna da tepki gösterdi.  

Zübeyde Hanım, bu köyde Mustafa’nın eğitiminin aksadığını görünce O’nu yeniden Selanik’e, halası Emine Hanım’ın yanına gönderdi.

***

Mustafa  Selanik’te 1894’te  Mülkiye Rüştiyesi’ne devam etmeye başladı; ama burada da fazla kalmadı. Yine başı bir  hocasıyla derde girdi. Bu okuldaki öğrencilik yılları, Arapça hocası Kaymak Hafız’dan yediği dayaklarla noktalanıyordu. Mustafa Kemal, Kaymak Hafız’dan yediği bu dayakları ömrü boyunca unutamayacaktı. Bu dayaklar, Arapçadan nefret etmesine neden olacaktı. Mustafa, Mülkiye Rüştiyesi’ndeyken Kaymak Hafız’dan yediği dayakları sonradan anılarında  şöyle anlatacaktı:

“Mektepte Kaymak Hafız  isminde bir hoca vardı. Bir gün sınıfımızda  ders verirken diğer bir çocukla kavga ettim. Çok gürültü oldu. Hoca beni yakaladı. Çok dövdü. Bütün vücudum kan içinde  kaldı. Büyük validem zaten bu mektepte okumama aleyhtardı. Beni derhal mektepten çıkardı.”             

Mustafa,  daha sonra bu okuldan ayrılıp Selanik Askeri Rüştiye’ne başladı.  Annesinden habersiz askeri rüştiye sınavlarını kazanarak bu okula girdi. Burada matematik öğretmeni tarafından kendisine Kemal adı verildi.

Lise

Mustafa Kemal, lise öğrenimini Manastır’da, Manastır Askeri İdadisi’nde tamamladı. Manastır’da bulunduğu yıllar, Mustafa Kemal’in  gerçeklerle  yüzleşmesini sağladı. Mustafa Kemal, Manastır’da Osmanlı azınlıklarının bağımsızlık arayışlarına  tanık oldu. Osmanlıcılık düşüncesi artık iflas etmişti. Batılı sömürgeci devletlerin desteğini alan Osmanlı azınlıkları, bir taraftan bağımsızlık hesapları yaparken, diğer taraftan  tüm güçleriyle Osmanlı Devleti’ni parçalamaya, Avrupa’daki Türk varlığına son vermeye çalışıyorlardı. Ayrılıkçı hareketler öğlesine büyümüştü ki, Müslüman Araplar bile İmparatorluktan kopmanın yollarını arıyorlardı.  Öyle ki,  o dönemde Mustafa Kemal’in arkadaşlarından Mısırlı Aziz bile bu bağımsızlık rüzgarlarından etkilenmişti.

Türk-Yunan Savaşı’nın yaklaştığı o günlerde Manastır tam bir seferberlik içindeydi. Sokaklarda büyük bir karmaşa vardı. Erkekler davul zurna sesleri arasında askere çağrılıyor, sokaklarda öğrenciler ellerinde bayraklarla yürüyüş yapıyorlardı. Yakın dağlardaki Türk çeteleri Rumlarla mücadele ediyordu. İşte tam o günlerde Mustafa Kemal kendisinin de bir şeyler yapması gerektiğini düşünerek, bir gece  bir arkadaşıyla okuldan kaçarak, gönüllü olarak askere yazılmaya gitti; fakat, öğrenci olduğu anlaşılınca okula geri gönderildi; çok öfkeliydi.

Manastır’da yine bir gün bir arkadaşıyla okuldan kaçtı. Katılacağı bir kıta arıyordu. Ancak yine yakalandı.  Kendisine “Nereye gidiyorsunuz” diye sorulunca:

“Cepheye,.... Yunanlılarla çarpışmaya!...”  cevabın verdi.

Manastır yılları, Mustafa Kemal’in Türklük duygularını kamçılamış, gönlündeki vatanseverlik ateşinin alevlenmesine yol açmıştı…

Mustafa Kemal, Manastır’da öğrenciyken “akıl ve bilime” önem vermeye, “akıl dışı” şeylere  ise tepki duymaya başlamıştı . Yaşadığı olaylar, bu süreci daha da hızlandırıyordu.

Örneğin, bir keresinde Manastır’da tanıştığı arkadaşı Ömer Naci’yle, Selanik tren istasyonuna giderek askerlerin cepheye hareketlerini izliyorlardı. O akşam istasyondaki kalabalığın arasında uzun bol cübbeleri ve sivri külahları ile bir derviş grubu gördüler. Dervişler, çaldıkları davul zurna ve neylerin tiz sesleri arasında kendilerinden geçmiş gibi görünüyorlardı. Çevresindekiler de onların bu coşkusuna uyarak isteri nöbetine tutulmuşçasına bağırıp, çağırıyor, düşüp bayılıyorlardı. Mustafa, bu sahneyi soğuk bir tiksintiyle seyretti. Ömer Naci’ye utancından yüzünün kızardığını söyledi. İçinde, bu çeşit yobazlıklara büyük bir tepki duymuştu.

Üniversite (Akademi)

Mustafa Kemal  13 Mart 1899’da İstanbul Pangaltı’ndaki Harp Okulu’na, 1283 apolet numarasıyla kaydoldu. Harp Okulu’nun öğrenci sayısı 900 civarındaydı. Mustafa Kemal altı kısma ayrılan birinci sınıfların birinci kısmındaydı.

Karanlık Gecelerin Parlak Işıkları: Yasaklı Kitaplar

Mustafa Kemal Harp Okulu’nun ikinci ve üçüncü sınıflarında vaktinin önemli bir bölümünü kuramsal ve düşünsel konulara, Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu sorunlara, ülke yönetimindeki aksaklıklara ayırıyordu. Harp Okulu’nda, Osmanlı yönetimi tarafından yasaklanan bazı kitapları okumak gibi tehlikeli işlere kalkışıyordu.

Mustafa Kemal ve Ali Fuat, Namık Kemal’in eserlerini okul idaresinin aldığı bütün önlemlere rağmen geceleri gizlice yatakhanede okuyorlardı.

Mustafa Kemal bir gece Namık Kemal’in “Vatan Kasidesi”ni teksirle çoğaltarak, bir kopyasını da Ali Fuat’a verdi ve “Fuat kardeşim, bunu ezberleyelim.” diye de ilave etti. Ardından da alçak bir sesle, fakat yüksek bir heyecanla Ali Fuat’ın kulağına Namık Kemal’in şu dizelerini okudu:

“Felek her türlü esbab-ı cefasın toplasın

Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten.”

Yine bir gün Mustafa Kemal bazı arkadaşlarıyla, yenilgiyle sonuçlanan 1877-1878 Osmanlı- Rus Savaşı’nı konuşuyordu. Birden üzüntüyle, Namık Kemal’in;

“Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini

Yokmuş kurtaracak bahtı kara maderini” dizelerini okudu.

Mustafa Kemal yıllar sonra 1919 yılının 24 Aralığında Kırşehir’de kendisini dinleyen kalabalığa, bu dizeleri şu şekilde değiştirerek okuyacaktı:

“Vatanın bağrına düşman dayasa hançerini

Elbet bulunur kurtaracak bahtı kara maderini”

O günlerde düşman İzmir’e çoktan çıkmış, vatanın bağrına hançerini dayamıştı fakat  onu kurtaracak kişi de bulunmuştu. O kişi, daha Harp Okulu’ndayken bu şiiri belleğine kaydeden Mustafa Kemal’di…

Mustafa Kemal “kitaplar üzerinde mütemadiyen kafa patlatan ezberciler gibi” çalışmazdı Bilhassa merak ettiği konuların anlatıldığı derslerle ilgilenir, Matematik ve Edebiyata fazlaca düşkünlüğü her halinden belli olurdu. En çok okuduğu isimler arasında Tevfik Fikret başta gelirdi. Onun  özellikle “Sis” manzumesini beğenirdi. Ayrıca Abdülhak Hamit’i okumaktan da zevk duyardı.

Siyasal ve teorik konularda her geçen gün  daha çok bilgi sahibi oluyordu. Türk ve dünya tarihi konusunda yerli ve yabancı çok sayıda kitap okuyor, okuduklarını arkadaşlarıyla paylaşıyor, Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu siyasi durum hakkında derin analizler yapıyordu. Sonradan anılarında Harp Akademisi’nin ilk dönemleri hakkında şu bilgilere  yer verecekti:

“Erkan-ı Harp sınıflarına geçtik. Mutad olan derslere çok iyi çalışıyordum. Bunların fevkinde olarak ben de ve bazı arkadaşlarda  yeni fikirler peyda oldu. Memleketin idaresinde ve siyasetinde fenalıklar olduğunu keşfetmeye başladık. Pek çok vatansever yazar ve şairi o yıllarda tandık. Kendimi bildim bileli Türklüğüm ile gurur duydum. Şair Mehmet Emin (Yurdakul)’in ilk defa Manastır Askeri İdadisi’nde öğrenciyken okuduğum, ‘Ben bir Türk’ün dinim cinsim uludur’ mısralarıyla başlayan şiirinde, bana ulusal benliğimin  gururunu tattıran ilk anlatımı bulmuştum. Fakat ben asıl bunu, orduya katıldığım ilk günlerde, bir Anadolu çocuğunun  göz yaşlarında gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç kaynağım oldu. Kendimi hiçbir zaman Osmanlılığın telkin ettiği başka ulusları öven ve Türklüğü aşağı gören eksiklik duygusuna kaptırmadım..”

En fazla ilgilendiği konuların başında dönemin felsefesi ve fikri akımları gelmekteydi. Avrupa’da yeni yeni tartışılmaya başlayan ve Osmanlıya da sızan akımlar hakkında bilgi edinmeye çalışıyordu. Örneğin, Darvin’in Evrim Teorisi ile ilgileniyor, Papazlar dini yayınını takip ediyordu.

Mustafa Kemal’i üçüncü sınıfta en çok uğraştıran bu hürriyet sorunuydu. Ona göre ancak hürriyet sağlandıktan sonra yönetimdeki olumsuzlukları gidermek mümkün olabilirdi. Ancak Hürriyet bir amaç değil araçtı. Ona göre yönetimi düzeltmek için kesinlikle örgütlenmek gerekiyordu. Örgütü, ülke içinde ancak genç subaylar kurabilirdi.

Mustafa Kemal üçüncü sınıftayken kalabalık üçüncü sınıftan ancak pek az kişinin Harp Akademisi’ne girebileceğini görüyordu. Geri kalanların ise atandıkları kıtalara dağılacaklarını düşünüyordu. Bu nedenle bu kişilerden güven duyduklarına daha o günlerde gittikleri yerlerde örgütlenmeleri için öğütlerde bulunuyordu. Bir gün arkadaşı Ali Fuat’a:“Fuat!” dedi. “Biliyorum bu arkadaşlar erkanıharp olamayacaklar, fakat bizlere göre daha avantajlı durumda oldukları da bir gerçek. Çünkü bizden önce ordu saflarına katılacaklar. Eğer Rumeli’ye giderlerse,  erkanıharp çıktığımız zaman  bizim için bir zemin ve ortam hazırlamış olacaklardır.”    

Mustafa Kemal, nihayet üçüncü sınıfın da sonuna geldi. Üçüncü sınıfı  1901-1902 eğitim, öğretim yılında bitirdi. 459 arkadaşı arasından, üç yıllık notlarının toplamı üzerinden Harp Okulu’nu 8 nci olarak bitirdi.

Üçüncü sınıfta okuduğu dersler ve  aldığı notlar şöyleydi:

“Sınıf-ı Salise Terbiyesi (41), İstihkamat-ı Hafife (40),  Fenn-i Esliha ( 45), Hıfzı’s-Sıhha-yı Askeri (45), Coğrafya-yı Askeri ( 42), Devlet-i Aliyye Ordu Teşkilatı (43), Talim Nazariyatı (44), Malumat ve Terbiye-yi Askeri ( 41), Lisan-ı Fransevi (43), İstikşafat-ı Askeriyye (17), İstihkam İşkali (18), Talim Ameliyatı (19), Tabiye Tatbikatı (18), Alman veya Rus Lisanı (36)

Akademide Bir Hatip

Mustafa Kemal Harp Akademisi’nde hem askeri stratejiler bakımından hem de düşünsel bakımdan kendini yetiştiriyordu; sadece kendini yetiştirmekle de kalmıyor, okuduğu kitaplardan ve gazetelerden edindiği bilgileri arkadaşlarıyla paylaşmanın yollarını  arıyordu.  Girişimci  bir yapıya  sahip olmasının da etkisiyle pek çok arkadaşını vatan, hürriyet ve bağımsızlık gibi konularda aydınlatıyordu. Örneğin, Harp Akademisi’ndeki arkadaşlarına değişik konularda konferans niteliğinde konuşmalar yapıyordu.  Daha çok gençti, ama, felsefi, sosyal ve kültürel konularda neredeyse bir düşünce adamı kadar, bilgi birikime sahipti.

Harp Akademisi’nde her Cuma akşamı öğrenciler bir sınıfta toplanırdı. Kapılar kapandıktan sonra Mustafa Kemal, üzerine sımsıkı oturan şık üniformasıyla, elinde bazı kağıtlarla, hızlı adımlarla kürsüye çıkar, tıpkı bir hoca gibi Paris’ten gelen Türkçe ve Fransızca  gazetelerinden  öğrendiklerini arkadaşlarına aktarırdı. O zamana kadar “Padişahım çok yaşa!” demekten başka bir şey bilmeyen bir çok arkadaşı için  Mustafa Kemal’in anlattıkları çok dikkat çekiciydi.

İşte Mustafa Kemal’in Harp Aakdemisi’ndeki  “gizli” Cuma konuşmalarından bazıları:

“Altı yüz yıl kadar önce Anadolu’da doğan Osmanlı İmparatorluğu, 350 yılda Viyana kapılarına kadar ilerledi. İmparatorluğu güçlendiren manevi faktörler  zayıfladığı için yavaş yavaş Viyana, Budapeşte, Belgrat elden çıktı. Artık bir avuç Rumeli  toprağına sığındık. Şimdi de elimizde kalan küçük toprak parçasını Ruslar ve Avusturyalılar almak istemekteler. Rusların bütün emelleri kendi ırklarından saydıkları Bulgarlar ve Sırplara Balkanları peşkeş çekmektir. “.

“Tarihte inkılaplar önce aydın kişilerin kafasında fikir halinde doğmuş, zamanla toplumu sarmıştır. Bakınız dünkü vilayetimiz Yunanistan’ın bir milli şairi vardır. Bu şair şiirleriyle Bulgarları mütemadiyen kurtuluş hareketine, miskinlikten kurtulmaya çağırmıştır. Milletine, tarihine aşık olan bu sanatkar kısa zamanda kiliseye hakim olmuş, şiirleri halk arasında dilden dile dolaşmaya başlamış, yüzyıllardır bizlerin çobanı olduğumuz Bulgarlar onun gösterdiği yolda istiklallerine kavuşmuşlardır. Belki de bir süre sonra bizden başka yurt topraklarını isteyecekler ve alacaklardır.

Sırpların da iki gözü görmeyen bir milli şairleri vardır. O da aynı yoldan yürüyerek milletine milli duyguları, istiklal fikrini aşılamıştır. Şiirlerinde Miloş Kaploviç’lerden, Sultan Murat’tan bahsederek  toplumun hafızasına milliyet fikrini aşılamıştır. Onun bir şiirinde Sultan Murat’ın şu sözleri vardır: Hıristiyanlara zulüm etmeyiniz....Zülüm ve istibdat saltanat ve hakimiyeti parçalar

O şiirlerinde istiklal fikrini işler ve bunu savunurken, gerçekleri de gizlememek gerektiğini  göstermiştir.

Yunanlıların da böyle bir milli şairleri vardır. O da yıllar boyu Eski Yunan medeniyetini şiirleriyle anlatırken ulusuna güç kazandırmak, hürriyet için birlik ve beraberlik şartını telkin etmek istemiştir.

Bütün milletlerin böylesine çırpınan, milletini uyandırmak isteyen milli şairleri, aydınları vardır.

Başka milletlerin şairleri, münevverleri (aydınları) böyle çalışıp, milletlerini uyandırırken, nerede bizim mütefekkirlerimiz?  Bizim bir Namık Kemal’imiz var. O Türk milletinin yüz yıllardan beri  beklediği sesi verdi.”

“Arkadaşlar! Bize büyük  görevler düşüyor. Yarın görev alıp gittiğimiz her yerde milletimizi yetiştirmek için zabitlerimizin muallimi olacağız. Gittiğimiz yerlerde münevver gençlerle arkadaşlık ederek onları bu istikamete sevk edeceğiz. Vatanımızı ve İmparatorluğu büyük tehlikelerin beklediğini  hatırdan çıkarmamak durumundayız. “

“Arkadaşlarım, sizlere üzülerek ifade etmek zorundayım ki, Osmanlı İmparatorluğu’nun temelleri  Avrupa yakasında iyice sarsılmıştır. Rumeli’de Sırp, Yunan ve Bulgar komitacılarını besleyen  Ruslar dedelerimizin kanları pahasına aldıkları  bu Türk yurdunu bizden koparmak gayretindedirler. Bu bölgede orduların başında bulunan kumandanlar  acz içindedirler. Avrupalıların Kızıl Sultan adını verdikleri Padişah Abdülhamit ise orduya bakmamaktadır. Aylardan beri  maaş alamayan zabitlerin bulunduğunu öğrendim. Orduda talim ve terbiye yoktur. Donanma Haliç’te çürümektedir. Bu asırda böyle hükümdarı bulunan bir devleti kolay yaşatmazlar.”

“Nerede Fatih, Yıldırım, Kanuni, Üçüncü Selim gibi kumandanlar? Son devir Osmanlı Padişahları hep cahil ve zavallı kimseler… Kendileri cahil oldukları için de memlekete düzen verebilecek, millete hizmet edebilecek vezirlere asla tahammül edememişler, memleketi bu hale sürüklemişlerdir. Abdülmecit, Mustafa Reşit Paşa’dan; Abdülaziz, Ali ve Fuat Paşalardan; Abdülhamit, Mithat Paşa’dan, Hüseyin Avni Paşa’dan daima korkmuştu. Sıkışık zamanlarda onları sadarete layık görmüşler, tehlikeyi atlattıktan sonra  Mahmut Nedim gibi dalkavukları, hırsız ve uğursuzları iş başına getirmişlerdir. Şunu iyi bilelim ki, Mithat Paşa sağ olsaydı, Hüseyin Avni Paşa öldürülmeseydi ne ordumuz, ne de donanmamız bu gün ki hale düşerdi. Akdeniz de ikinci durumda olan donanmamız, Karadeniz de Ruslara her halde dersini verecek, 1877-1878 Seferinde Ayastefanos’a kadar çekilmeyecektik. Türk-Yunan Savaşı’nda bu donanmayı Haliç’ten çıkamayacak hale getirmek suç değil midir? Millet Padişahından neden hesap sormamalıdır?  Bir hıyanet olan bu hareketlerde bulunan bir insanı  Fatihlerin, Yavuzların torunu olarak kabul etmek mümkün müdür?

Başyazar, Mustafa Kemal

Mustafa Kemal, zaman içinde Harp Akademisi’nde daha çok arkadaşını fikri bakımdan aydınlatabilmek için, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki en önemli iletişim aracı gazeteden  yararlanmaya karar verdi. Bazı arkadaşlarının da yardımıyla bir gazete çıkaracaktı... Gerçi bu bir okul gazetesi olacaktı; fakat her şeye rağmen çok dikkatli olmalıydı. Çünkü çok sayıda aydın, gazete çıkarıp Saraya göre “zararlı düşünceleri” yaydıkları için tutuklanıp sürgünle cezalandırılmıştı.

Mustafa Kemal’in bütün amacı, gelecekte Osmanlının kaderine hükmedecek Harp Akademisi’ndeki arkadaşlarının gerek yurt içindeki, gerekse yurt dışındaki fikir akımlarından, siyasi ve kültürel gelişmelerden daha  fazla haberdar olmalarını sağlamaktı  İşte Mustafa Kemal’i geceler boyu uykusuz bırakan, okulda bir gazete çıkarma düşüncesi de bu amaca yönelikti.

Özellikle İsmail Hakkı, Ömer Naci  ve Ali Fuat  gazetede yer alacak yazıları okunaklı  bir el yazısı ile çoğaltarak Mustafa Kemal’e yardımcı oluyorlardı. Gazetecilik işinin lideri ve örgütleyicisi Mustafa Kemal’di. Bu nedenle en büyük yük onun omuzlarındaydı…

Harp Akademisi’nde birinci sınıfın yanındaki küçük dershanede veteriner öğrencileri ders görürlerdi. Sayıları  kurmay subay adayı öğrencilere göre oldukça azdı. fakat içlerinde oldukça çağdaş fikirli gençler vardı. Mustafa Kemal ve arkadaşları gazeteyi bu derslikte hazırlıyorlardı.

Hazırlanan gazeteler son derece gizli bir şekilde okulda elden ele dolaştırılıyordu.

Gazetede yayınlanacak  yazıları genellikle Mustafa Kemal  yazıyordu. Mustafa Kemal yazılarında daha çok Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu sıkıntılar, emperyalist devletlerin Osmanlı Devleti’ni parçalamak için oynadıkları oyunlar, Batı medeniyeti ve Batı’da ortaya çıkan felsefi ve bilimsel gelişmeler, Hürriyet, meşrutiyet, kadın hakları, milli irade ve Türk milliyetçiliği gibi konulardan bahsediyordu.

Bu gazeteler Harp Akademisi’nde gizlice  elden ele dolaşıyordu…

Mustafa Kemal’in yönlendiriciliği altında gerçekleşen okul gazetesi çalışmaları     okuldaki bir “jurnalci” tarafından Okullar Nazırı Zülüflü İsmail Paşa’ya duyurulmuştu. İsmail Paşa, Sultan Abdülhamit’in korkunç hafiyelerinden biriydi. Birkaç gün sonra Harp Akademisi Nazırı Ali Rıza Paşa Saray’a çağrılarak azarlandı, kendisine ağır sözler söylendi, Padişaha sadakatsizlikle suçlanıyordu. Neye uğradığını şaşıran Ali Rıza Paşa  :

“Yalandır, iftiradır, aslı yoktur. Öğrencilerimizin sevgili padişahımıza sadakati tamdır.” diyerek, yemin üstüne yemin ederek ancak yakasını kurtarabilmişti.

Aradan iki hafta geçti…

Yine bir gün Mustafa Kemal ve birkaç arkadaşı gazete yazılarından birini yazmak için Harp Akademisi’nin veteriner dershanelerinden birine girip, kapıyı kapadılar. Kapı arkasına da birkaç nöbetçi yerleştirdiler.

Yarım saat kadar sonra, nöbetçiler aniden koridorun başında okul müdürü Ali Rıza Paşa’yı gördüler. Nöbetçilerden biri telaşla içeriye girip, “Ali Rıza Paşa geliyor, çabuk toparlanın!” diye arkadaşlarına  seslendi; fakat artık çok geçti .

Kısa süre sonra Ali Rıza Paşa içeriye girdi. Ali Rıza Paşa, yanında bulunan emir subaylarına sınıfta bulunan herkesin tutuklanmasını emretti. Düşünceli bir şekilde, iki elini arkasında birleştiren Paşa, kapıya doğru yöneldi. Tam kapıdan çıkarken;

“Yalnız izinlerini kaldırmakla iktifa olunabilir! “ dedi.

Paşa, daha sonra da, “Hiçbir ceza tatbikine luzüm yoktur!” diyerek, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının ceza almalarını önleyecekti

Ali Rıza Paşa, belki ideal bir Harp Okulu müdürü değildi.   Belki çok değerli ya da  yetenekli bir asker  de değildi; fakat şunu itiraf etmek gerekir ki, son derece namuslu ve vicdani kaygıları olan bir insandı. Eğer o gün isteseydi Mustafa Kemal ve arkadaşlarının geleceklerine engel olabilirdi. Paşa, o gün her şeyin farkındaydı; ama masanın üzerinde, pencereden sızan ışığın altında duran gazete yazılarını gömemezlikten gelmişti.

Ali Fuat, bir gün sonra  Mustafa Kemal’i bularak, “geçmiş olsun! “ dileğinde bulundu. Mustafa Kemal,  arkadaşının kolunu kavrayarak üzgün, fakat kararlı bir şekilde şunları söyledi:

“Bu gazetecilik işine artık ara vermek zorundayız. Ali Rıza Paşa’dan kurtulduk; ama Zülüflü İsmail Paşa’dan kurtulmamıza imkan yok…Ocağımıza incir ağacı diker Allah korusun!... İlerde eğer bir fırsat bulursak yeniden başlarız; fakat pes etmek de yok. Daha çok okuyacağız,  daha çok aydınlanacağız… Vatanımız için ve hürriyet için kafa yoracağız!… “

Mustafa Kemal, 1904 Aralık ayında Harp Akademisi’nden 5.likle mezun oldu.

Sirkeci’de Gizli Toplantılar

Mustafa Kemal, Harp Akademisi’ni bitirdiğinde 24 yaşındaydı. Kurmay stajını  Makedonya’da yapmak istiyordu. Şimdi heyecanlı bir bekleyiş içindeydi…

Okul biter bitmez birkaç arkadaşıyla birlikte Sirkeci’de bir  ev kiraladı. Mustafa Kemal’le birlikte evde iki arkadaşı daha kalacaktı…

Mustafa Kemal bu evde de arkadaşlarını bilinçlendirmeye ve örgütlemeye devam ediyordu.


Bir gün arkadaşlarının gözlerinin içine bakarak şunları söylemişti:

“Siz yalnızca toprak kayıpları ile meşgulsünüz. ama bunun .mühim sebeplerine de bakmak lazımdır. Tarihimizdeki vahim hataları  iyi tespit etmek ona göre  vaziyet almak lüzumu vardır. İktisadi vaziyetimizi askeri vaziyetimizden ve siyasi vaziyetimizden ayrı bir vaziyetmiş gibi görmek vahim bir hatadır.”   

“Avrupa devletlerinin iç vaziyetimize müdahaleleri ve o vasıta ile yürüttükleri siyaset bizi imparatorluğun  kaybı tehlikesiyle  karşı karşıya getirmektedir. İktisadi vaziyetimizin perişanlığını  görmemek kabil midir?”

“Türklerin yaşadığı Doğu vilayetlerimizden Selanik ve Balkan cihetine kadar halk iktisadi vaziyetin bozukluğunun azabını çekmektedir. Ancak mütegallibe denilen zümre ile çok az sayıdaki bir zümre ve saray çevresi hayatın imkanlarından faydalanmaktadırlar.  Başımızda kapitülasyon denilen bir iktisadi bela vardır. Peki bununla neler olmuştur? Avrupa zenginleşti. Avrupa milletleri fabrikalarını yaptılar.Fakat kapitülasyonların getirdiği iktisadi vaziyet bizi bunları yapmaktan men etti.

Avrupa devletlerinin hakim oldukları topraklardaki öteki milletlerin fertleri  de Avrupa milletlerinin fertleri için istihsal yapmaktadırlar. Bu günkü mevcut topraklarımız  içindeki  öteki milletler Avrupa’nın kendi emelleri ile tatbik edecekleri  siyaset ile  kendi vaziyetlerini tayin etmek  siyasetini güdeceklerdir. Buna bağlı olarak da Osmanlı azınlıkları bağımsızlık için var güçleriyle mücadele edeceklerdir.”

Sirkeci’deki o evde kalanlardan biri de Fethi adlı bir gençti. Fethi aslında bir jurnalciydi  Saray, mezun olduktan sonra da “aykırı öğrenci” Mustafa Kemal”i takip ettirmişti. Mustafa Kemal yakalandığında Sirkeci’deki o evde yaptığı konuşmalar cümlesi cümlesine önüne konulduğunda, II. Abdülhamit’in jurnal ağının ne boyutta olduğunu anlamıştı.

Bekirağa Mahkumu

Mustafa Kemal’in, tutuklanma gerekçesi olarak pek çok  neden ileri sürülüyordu:  Okulda gazete çıkarmak ve zararlı fikirleri yaymak, Ramazanın 15’inde Hırka-i Şerif’i ziyaret edecek olan Abdülhamit’in arabasına  bomba atmak,  Sirkeci’ de ki evde gizli toplantılar yapmak, gizli bir örgüt kurmak, Harp Akademisi’nde öğrenciyken, menfaat temin etmek amacıyla arkadaşları arasında bir yardım sandığı kurarak ihtiyacı olan öğrencilere faizle para vermek gibi  eylemlerle suçlanıyordu.

Sarayda, uzun süre  Askeri Okullar Nazırı Zülüflü İsmail Paşa, Kabasakal Mehmet Paşa ve Mabeyn Başkatibi Tahsin Bey tarafından sorguya çekildi.

Suçlamayı kanıtlayacak hiçbir belge yoktu. İyice abartılmış bir takım varsayımlar üzerine kurulmuş bir sürü soruyla muhatap olan Mustafa Kemal, tutuklanıp Bekirağa Bölüğü (zindanına) atıldı.

Mustafa Kemal’in  tutuklu kaldığı  Bekirağa Bölüğü,  İstibdata  kafa tutan hürriyet savaşçılarıyla doluydu. Çok sayıda öğrenci, buradaki berbat hücrelerde haklarında verilecek sürgün ya da hapis kararlarını bekliyorlardı.

Mustafa Kemal, mücadelesinde yalnız değildi. Abdülhamit’in tüm baskılarına ve kurduğu jurnal ağına aldırış etmeksizin istibdat savaşçılığına soyunan çok sayıda Harp Akademisi öğrencisi vardı; fakat Mustafa Kemal’in kader birliği ettiği arkadaşlarından üstün bir tarafı vardı: O, sadece baskı rejimine karşı yapılacak bir ihtilal fikrinin peşinde koşmakla kalmıyor, daha sonra neler yapılması gerektiğini de düşünüyordu.

Bekirağa Bölüğü, Beyazıt’ta, Harbiye Nezareti’nin Süleymaniye tarafındaki iki katlı bir binada faaliyet gösteriyordu.  Resmi adı, “İstanbul Muhafızlığı Dairesi”ydi.

1870-1922 yılları arasında tutukevi olarak kullanılan Bekirağa Bölüğü, adını zalimliğiyle ünlü Binbaşı Bekir Ağa’dan almıştı.II. Abdülhamit döneminde Bekirağa’nın soğuk taş duvarlarında mahkumların acıya bulanmış çığlıkları yankılanırdı. Mahkumlar çok çeşitli işkencelere maruz kalırdı. Bazen falakaya yatırılır, bazen birbirlerine dövdürülür, bazen de domuz topu yapılırdı. Domuz topunda bacaklar enseye kadar çevrilip bağlanır, böylece mahküm tostoparlak olur, ardından da dayak yerdi. Bu şekilde dövülen mahkumlar çoğu kez baygınlık geçirir. Bayılan mahkumun kafasına bir kova su dökülür, ayıldıktan sonra dayağa devam edilirdi. Bekirağa’da uzun süre tutuklu kalan mahkumlar, gün boyu bit ayıklamakla uğraşırlardı.

“Mustafa Kemal’in Bekirağa’daki hücresi gün yüzü görmeyen,  çok soğuk, loş ve küçük bir yerdi. İçeride derin bir karanlık vardı… İçeriye, sadece hava deliğinden parlak beyaz bir ışık sızıyordu…

Duvar dibinde yayları bozuk eski bir ranza... Üzerinde küflenmeye yüz tutmuş  saman bir yatak… Dört bir yanı saran keskin bir nem ve  küf kokusu!...

Sarı Paşa, adeta kafese konulmuş bir aslan gibiydi... İçecek tütünü, okuyacak kitabı yoktu... Hiç olmadığı kadar sıkıntılı ve düşünceliydi…   Mavi gözleri kızarmıştı… Göz kapakları yorgun gözlerinin üstüne düşmüştü... Karnı açtı. En çok özlem duyduğu şey dumanı üzerinde bir sigaraydı...

Geceleri çok soğuktu ve birkaç gecedir böbreklerinde dayanılmaz acılar hissediyordu....

Sabahları bir inzibat çavuşunun ayak sesleri yankılanıyordu soğuk taş duvarlarla çevrili koridorda…İnzibat çavuşu, kapıyı gıcırtılarla aralayıp elindeki tepsiyi bırakıyor ve hiçbir şey söylemeden çekip gidiyordu. Tepsi de yarım tayın ve birkaç zeytin vardı,  .

Kapının önünde  hep bir inzibat teğmeni bulunuyordu. Arada bir Mustafa Kemal’i göz ucuyla süzen teğmen, onunla konuşmaktan çekinir gibiydi… İçeride,  mahpushane  kokan gardiyan sesi ve ara sıra açılıp kapanan çelik kapılardan çıkan sinir bozucu metalik sesler yankılanıyordu: ama Bekirağa’da genelde büyük bir sessizlik hakimdi.

Mustafa Kemal,  dağınık sarı saçlarıyla ve yorgun gözleriyle  başı önünde küçük hücresinde volta atarken en çok diğer arkadaşlarını merak ediyordu. Günlerdir onlardan hiçbir haber alamamıştı. Ara sıra tüm yorgunluğuna ve bitkinliğine rağmen bıyık altından kendi kendine gülüyordu. Daha birkaç gün öncesine kadar her şey ne kadar da güzeldi. Harp Akademisi’ni iyi derece ile bitirmiş, ilk görev yerini büyük bir heyecanla bekliyordu. Ne de büyük hayalleri vardı!...İstibdata  karşı mücadele edecekti... Cepheden cepheye koşacak, vatanı için tüm gücüyle vuruşacaktı. Oysaki şimdi birkaç adımlık soğuk bir hücrede günleri, geceleri tüketiyordu.  

Bir ara yüzünde masum bir gülümsemeyle: “Vatan ve hürriyet mücadelesine girdin mi bunlara da katlanacaksın!” diye düşündü. Hafif aralık dudaklarından bir Rumeli türküsünün ilk ezgileri dökülürken, yavaş adımlarla hücreyi arşınlamaya devam ediyordu…

Gün ağaralı birkaç saat olmuştu… Dışarıda lapa lapa bir kar yağıyordu, ince taneli... İstanbul bembeyaz bir örtüyle kaplanmıştı... Bekirağa’nın taş duvarlarla çevrili hücreleri her zamankinden daha soğuk, her zamankinden daha boğucu, her zamankinden daha sessizdi.. Derken gittikçe yakınlaşan ayak sesleri ve Mustafa Kemal’in artık iyice alıştığı o sinir bozucu kapı gıcırtısı duyuldu… İnzibat çavuşu, üzerinde yarım tayin ve birkaç zeytin bulunan tepsiyi içeriye uzattı. Mustafa Kemal, tepsiyi alırken, çavuş Mustafa Kemal’in kolunu kavrayarak ona doğru eğildi ve sessizce: “Size sayılı sigara verme emri aldık...Daha fazla ısrar etmeyiniz...Yapamayız...Emirlere uygun değildir!” dedi ve ardından hafifçe tebessüm edip göz kırptı ..

Mustafa Kemal şaşırmıştı!...

Birkaç dakika sonra yine o sinir bozucu kapı gıcırtısı eşliğinde çavuş hızlı adımlarla uzaklaştı.

Mustafa Kemal günlerdir belki de ilk kez  sevinmişti.  Bu sözlerden büyük bir ümide kapıldı. Köşede duran saman yatağın kenarına ilişti. Elindeki sigarayı parmakları arasında hafif hafif yuvarlayarak birkaç dakika yumuşattıktan sonra  yaktı. Her nefesten sonra dumanı üzerindeki sigaraya  bakıyordu.  Burnundan salıverdiği yoğun duman küçük hücrenin tavanını kaplamıştı.

Aradan haftalar geçti...

Acaba kaç hafta geçmişti aradan? Nereden bilsin saymamıştı ki? Derken bir akşamüstü  hücrenin kapısı gıcırtılarla ardına kadar açıldı. Mustafa Kemal,  köşedeki saman yatağın üzerine uzanmış yatıyordu. Teğmen yumuşak bir sesle,  hafif tebessüm ederek:

“Buyurunuz!” diyerek  eliyle Mustafa Kemal’e yol gösterdi. İşte tam o anda Mustafa Kemal’in derin mavi gözlerinde yayılan ışık karanlık hücreyi aydınlattı.

Mavi gözlü adam çok sevinmişti!... Kendini özgürlüğe kanat çırpan bir kuş gibi hissediyordu…

Rütubetli soğuk taş koridorlardan geçilip, üst katlara tırmanıldı. Birkaç dakika sonra  Mustafa Kemal kendini İsmail Hakkı Paşa’nın karşısında buldu.

İsmail Hakkı Paşa, altın çerçeveli gözlüklerinin üzerinden Mustafa Kemal’i baştan aşağı süzdü. Madalyalarla süslü şaşalı üniformasıyla, yüzünün her iki yanından sarkıp çenesinde birleşen ak düşmüş sakalıyla tam eski tip bir Osmanlı memuruydu.

Mustafa Kemal iki inzibat arasında sessizce bekliyordu. Yorgun ve perişan görünüyordu. Üzerindeki üniforma kirlenmiş, sarı saçları uzamış, elmacık kemikleri iyice belirgin hale gelmiş, yanakları çökmüş ve mavi gözleri iki derin çukura yuvarlanmış gibiydi; ama yine de her şeye rağmen dimdik ayakta duruyordu  Yüz hatları çelik gibi sertti.

İsmail Hakkı Paşa, müşfik bir tavırla oturmasını istedi.  Mustafa Kemal karşıdaki sandalyelerden birinin kenarına ilişti ve derin mavi gözlerini Paşanın gözlerine kilitledi

İsmail Hakkı Paşa, bir taraftan önündeki masanın üzerinde duran dosyanın içindeki kağıtları karıştırırken diğer  taraftan  Mustafa Kemal’e şunları söyledi:

“Sizi serbest bırakıyoruz…Askerlik görevinize devam edeceksiniz…Fakat zannedersem tayininiz uzak yerlere yapılacaktır… Birkaç gün içinde nezarete giderek tayin emrinizi alırsınız. İstanbul’da  fazla kalmasanız iyi olur!... “

Paşa, daha sonra oturduğu sandalyeden yavaşça kalkarak Mustafa Kemal’in yanına gelip alçak bir sesle şöyle dedi:

“Mektepteki hocalarınızdan bazıları, özellikle okul müdürü Rıza Paşa sizin için çok ısrar ettiler!...”

Mustafa Kemal, durumu anladığını ifade edercesine başını salladı.

Şimdi kafasını kurcalayan soru şuydu: Gerçekten sürgün mü edilecekti? Yoksa  diğer birçok arkadaşı gibi Makedonya da bir yere mi tayin edilecekti?

Mustafa Kemal, topuklarını askerce birbirine vurarak İsmail Hakkı Paşa’nın odasından ayrıldı.


Bekirağa’dan ayrılırken  geriye dönüp, şöyle bir daha baktı… Mustafa Kemal  o soğuk taş hücrede geçirdiği günleri hiç unutmayacaktı…

Ve yıllar sonra Mondros Mütarekesi’nin hemen ardından,  işgalcilerin buraya hapsettikleri ittihatçıları ziyaret etmek için uğrayacaktı Bekirağa’ya.. O günlerde Anadolu’ya geçip Kurtuluş Savaşı’nı örgütlemeyi düşünüyordu ve bu fikrini gizlice Bekirağa’daki güvendiği bazı tutuklu İttihatçılarla paylaşıyordu...”

Okulda gazete çıkararak, gizli toplantılar yapmak, Padişaha karşı gelmek, suçlarından dolayı tutuklanıp hapis yatan Mustafa Kemal askerlik hayatına sürgün edilerek başladı: Görev yeri Şam’daki 5. Orduydu.

Mustafa Kemal, bu sürgün kararını öğrendiğinde arkadaşı Ali Fuat’ın gözlerinin içine bakarak: “Pekala biz de bu çöle gider, yeni bir devlet kurarız” dedi.

(Sinan Meydan, SARI PAŞAM, “Mustafa Kemal, II. Abdülhamit ve İttihatçılar”, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2010.)

Gençliğe Hitabe ve Bursa Nutku

Mustafa Kemal Atatürk öğrenen, anlayan, analiz eden, sorgulayan bir öğrenciydi. Sorguladığı içinde “protest ve eylemci”ydi: Okulda gizli konferanslar vermesi, yasak kitaplar okuması, gizli bir gazete çıkarıp, gizli toplantılar düzenlemesi bu gerçeğin en açık kanıtları olsa gerek.

Mustafa Kemal, öğrenciliğinde, içerde mevcut yönetime, II.Abdülhamit’in istibdadına; dışarıda ise Osmanlı Devleti’ni çepeçevre kuşatan Batı (Avrupa) emperyalizmine baş kaldırmıştı.

Bugünün eylemci öğrencileri ise, içerde mevcut yönetime; Başbakan Tayyip Erdoğan’ın baskısına; dışarıda ise Türkiye Cumhuriyeti’ni çepeçevre kuşatan Batı (ABD) emperyalizmine başkaldırmaktadır.

Geçliğe Hitabe ve Bursa Nutku, Atatürk’ün gerektiğinde, “protesto eden”, gerektiğinde “eylem yapan”, gerektiğinde “direnen” bir gençlik istediğinin somut kanıtlarıdır.

Bu nedenle, “eylemci, protestocu” gençleri karga tulumba tutuklayıp, sille tokat dövmeden önce, cesaretiniz varsa Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni okullardan kaldırın, Bursa Nutku’nu yasaklayın… (Not: Bursa Nutku yoktur! Sonradan uydurulmuş” demek, kocaman bir cumhuriyet tarihi yalanıdır.)

Sinan MEYDAN
Odatv.com
10.12.2010

 

Kaynak: ODA TV

 

Harp Akademisi Yıllarında Öğrenci Mustafa Kemal. (Oturan ortada)


 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Motorcular.com

mini2017kontrol0001881