|
Kaydol
Okunma: 2094
Prof. Dr. Anıl Çeçen, EFECEHABER GAZETESİ PDF Yazdır E-posta

KEMALİST AKLIN KULLANILMASI

İnsanoğlunu diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği bir akla sahip olmasıdır. İnsanlar beyinlerini kullanarak akıllı davranabilirler ve akılları sayesinde de her türlü gelişme ve değişime ayak uydururlar. Bugün insanlığın sahip olduğu uygarlığın getirdiği bütün değerlerin insan aklının ürünü olduğunu bütün bilim kitapları yazmaktadır. İnsanlar akıl sahibi olduklarının bilincine vardıktan sonra akıl yolu ile önlerini açarlar ve yaşam yolunda ilerlemek üzere akıllarını kullanırlar. Akıl insanoğlunun en önemli özelliği olarak insanlara yol gösterir ve her aşamada nasıl davranılması gerektiğini ortaya koyar. Akıl sahibi insanlar belirli bir eğitim aşamasından geçtikten sonra, sahip oldukları genel kültür ve bilinç düzeyi ile hareket etmeğe başlarlar. Çok okuyan, ya da uzun eğitim programlarından geçen bazı insanlar sahip oldukları bilgi birikimini en üst düzeyde geliştirerek ve daha sonraki aşamalarda bunu kullanarak insan toplumlarına örnek olurlar, ya da öncülük yaparak aklın gerektirdiği doğrultuda öncülük yaparlar. İnsanlık tarihi büyük akıl sahibi bazı bilim adamlarının ya da toplum öncülerinin tüm insanlığa kazandırmış olduğu akılcı gelişmelerin ya da girişimlerin örnekleri ile doludur. Normal olarak, akıllı bir yaratık olan bütün insanların geçmişten gelen bu akılcı ve bilimsel bilgi birikiminin farkında olmaları beklenir.

Tarih öncesi dönemden başlayarak bugüne kadar birbiri ardı sıra gündeme gelen dönemler boyunca yaşanan olaylar ve yapılan çalışmalar, günümüz dünyasında çok önemli bir bilgi birikimi ortaya çıkarmıştır. Günümüzün dünya güçleri ve büyük devletleri böylesine bir bilgi birikiminin üzerinde oturarak dünyaya egemen olmağa çalışmakta, bilgi gücünü en büyük güç olarak kullanma yollarıyla kendi akıllarının gösterdiği yollardan gitmektedirler. Bu çerçevede her güç merkezi, kendi çıkarları doğrultusunda bir akıl oluşturmakta ve sürüp giden siyasal mücadele ortamında kendi akıllarının merkezde yer alacağı bir düzen arayışı içerisine girmektedirler. Her insan geçmişten gelen yaşam biçimi ve eğitim düzeyi doğrultusunda kendi aklına sahip olurken, çeşitli siyasal merkezler ya da kuruluşlar taşıdıkları kimliğe ve sahip oldukları konuma göre en üst düzeyde çıkarlarını gerçekleştirmek üzere hareket etmektedirler. Arka düzeyde geliştirilen kimlik ve çıkar düzenleri doğrultusunda bir akıl yaratılarak, bu akıl ile dünya sorunları ele alınmağa ve sorunlar çözüme kavuşturulmağa çalışılmaktadır. Akıllı yaratık olan insanların içinde yer aldığı her oluşumda ya da kurdukları her kurumda kişiselliğin ötesinde toplumsal, kurumsal ya da siyasal akıllar birbirinden farklı çizgilerde oluşturularak devreye sokulmağa çalışılmaktadır. Bu çerçevede akılcılığın giderek çıkarcılığa ve hegemonya düzenleri oluşturmağa yönelik bir çizgide kullanıldığı görülmüştür. Giderek içinden çıkılmaz bir hal alan günümüzün kaotik ortamının gündeme gelmesinin arkasındaki ana neden, çıkarcı akıllar arasında yaşanan hegemonya ve tüm dünyaya yönelik sömürü çekişmesidir.

Teknolojik buluşlar ile giderek küçülen dünya üzerinde acımasız bir çıkarcı akıllar kavgası tırmanırken, Sovyetler Birliğinin dağılması sonrasında "Akla Veda" isimli kitaplar yayınlanarak, bütün insanlığa akılcılıktan uzaklaşmak açıkca önerilmiştir. Feyereband’ın "Akla Veda" isimli kitabına bakıldığı zaman, insanlığın akılcılıktan çıkarılarak akıl ötesi ya da akıldışı metafizik yönlere doğru çekilmek istendiği göze çarpmaktadır. İnsanlığı akıl çizgisinden çekip alarak fizikötesi yönlerde kullanmak isteyen çıkarcı akıl çevreleri, aynı zamanda dini öne çıkararak cemaatlar üzerinden dini geniş halk kitleleri üzerinde etkin bir biçimde kullanmak ve bu yoldan halk kitlelerini küreselleşme adını verdikleri kendi çıkarcı düzenlerine yeni bir sömürge düzeni çerçevesinde bağlamak istemektedirler. Bu aşamada artık, egemen güçlerin sahip oldukları bilgi birikimi ve aklı tamamen çıkarcı bir doğrultuda kullanarak yeni bir sömürge çağını açmağa çalıştıkları görülmektedir. Onlar küçük bir azınlık olarak bütün dünyaya egemen olabilme yolunda çıkarcı bir aklı en üst düzeyde kullanırlarken, kontrol etmek istedikleri dünya halklarının kendi akıllarını kullanarak böylesine bir çıkar düzenine karşı çıkmalarını önlemek üzere kitleleri cemaatlar üzerinden dine doğru yönlendirmektedirler. Dinin getirdiği itaat düzeni çerçevesinde cemaat yönetimleri ya da önderleri bir anlamda alt emperyal kollar olarak kullanılmakta, cemaatlar şirketleştirilerek zenginleştirilmekte ve bu yoldan kapitalist ekonominin çarkları içine alınmaktadır. Cemaat şirketleri aracılığı ile halk kitlelerinin ekonomik gereksinmeleri karşılanırken, din aynı zamanda kapitalist emperyalizmin bir yan kolu olarak kullanılmaktadır. Televizyonlarda cemaat önderleri fizibilite raporları anlatarak, dinci kitleleri kapitalist sisteme entegre etmektedirler .

Akıldan uzaklaşma ile beraber din öne çıkarken, insanlığın gelmiş olduğu en üst düzeydeki uygarlık düzeyinden geri gidiş, post-modernizm tartışmalarıyla başlatılmakta böylece modernizmin yaratmış olduğu bugünkü uygarlık düzeninin nimetlerinden geniş halk kitlelerinin yararlanması önlenmektedir. Bir avuç zengin azınlığın geliştirmiş olduğu böylesine çıkarcı bir dünya düzeni, aklı tekelci biçimde küresel imparatorluk kurmak isteyenlerin eline bırakınca her türlü akıldışı yol gündeme gelmekte ve kendilerini akıllı zanneden bir avuç zengin azınlığın çıkarlarının tüm insanlığa dayatıldığı bir dönemde insanlık aklın ürünü olan bilimden dine doğru bir kayma operasyonu ile karşı karşıya kalmaktadır. Bir avuç süper tekelci zengin bütün dünyayı kendi çiftliklerine dönüştürmeğe kararlı oldukları aşamada akıl sömürü için kullanılmakta, din ise buna karşı gelişebilecek tepkileri bastırma arıcı yapılmaktadır. Kendileri çıkarcı akıllarını en üst düzeyde kulanırken, dünya toplumlarını akıldan uzaklaştırıp orta çağ döneminde olduğu gibi yeniden dinin baskısı altına almağa yönelmektedirler. Egemenler için aklın kullanılması en üst düzeyde sınırsız bir hak olarak tanınırken, tekelci azınlığa din ve cemaat baskıları uygun görülmektedir. Dünya tarihinde dinden bilime doğru yaşanmış olan aydınlanma çağının tersi bir süreç, postmodernizm adı altında dinler ve cemaatlar aracılığı ile insanlık teslim alınarak gerçekleştirilmek istenmektedir. Çeyrek yüzyıllık bir dönem geride kalırken, küresel sermaye aracılığı ile dıştan güdümlü olarak dayatılan bu tersine süreç bir yerde durmuş ve istendiği gibi insanlık yeniden ortaçağ karanlığına doğru sürüklenememiştir. Gizlice gerçekleştirilmek istenen yeni Ortaçağ planları açıkça iflas etmiştir.

Küresel emperyalizmin dayatmış olduğu akıldışı yollar ters tepince, insanlık yeniden uyanmağa başlamış ve uygarlığın getirmiş olduğu bilgi birikiminin ortaya çıkarmış olduğu modern akıl yeniden devreye girerek insanlığın kaderinde etkili olmağa başlamıştır. Eğitim görmüş her insanın normal olarak kendi aklı ile hareket ettiği gibi, devletler ve toplumlar da geçmişten gelen bilgi birikiminin yönlendirdiği bir aklı yeniden uygulamaya başlamışlardır. Dini ekonomik emperyalizmin bir alt kolu olarak kapitalistleştirme yolu ile yoksul kitleler üzerinde egemen kılma çabaları yetersiz kalınca, açlık ve işsizlik en üst düzeylere doğru tırmanmağa başlamış, insanlığı geçen yüzyılda sosyalist ihtilallere götüren siyasal mücadeleler yeniden siyaset sahnesinde öne çıkmıştır. Sosyalist sistemin çöküşü ile beraber başlamış olan şaşkınlık ve belirsizlik dönemi sona ererken, uyutulmak istenen halk kitleleri önceden hazırlanan kalıplara sokulamamış ve bu nedenle küresel sermaye hegemonya düzenini sürdürebilmek doğrultusunda üçüncü dünya savaşı provakasyonlarına başlamıştır. Daha önceki iki dünya savaşı sayesinde dünya hegemonyasını ele geçiren küresel sermaye yapılanması, bir dünya devletini çıkarları doğrultusunda oluşturabilmek üzere üçüncü dünya savaşını tek çıkar yol olarak gördüğü için, merkezi coğrafyadaki sıcak çatışmalar üzerinden bu çok tehlikeli projesini zorla dayatmağa başlamıştır. İçinde bulunulan bu yıl, bu tehlikeli proje açısından tarihsel kırılma noktasıdır.

Üçüncü dünya savaşı Birinci ve İkinci dünya savaşlarının bir devam olarak gündeme gelmektedir. Birinci savaşta Avrupa’nın dört büyük sömürgeci devletinin merkezi coğrafyaya yönelerek bu bölgedeki üç büyük imparatorluğu yıkması hedefleniyordu. Bu savaşın sonunda büyük sermayenin sahibi olan Siyonizmin kutsal topraklarda merkezi bir devlet kurması hedefi vardı. İngiltere gibi dünya devi bir ülkenin bu projeye karşı çıkması yüzünden ikinci dünya savaşı gündeme gelmiş ve Siyonist örgütlerin Hitler gibi bir hazırlanmış senaryoyu insanlığa dayatmalarıyla, istenen Siyonist devlet kurulabilmiştir. Şimdi projenin üçüncü aşamasında Büyük İsrail devletinin kurulabilmesi doğrultusunda ve Siyonizmin merkezi coğrafyada tam bir egemenlik düzeni kurması aşamasında üçüncü dünya savaşı senaryoları öne çıkarılmaktadır. Burada gene küresel hegemonya aklı kullanılmakta, din üzerinden bölge ülkeleri ve toplumları cemaatlar aracılığı ile teslim alınmağa çalışılmaktadır. Küresel sermaye destekli dini oluşumlar dıştan güdümlü bölgeye dayatılırken, bir üçüncü dünya savaşı ile toptan yokolmağa doğru sürüklenen merkezi coğrafya ülkelerinin devlet ve toplumlarının sahip oldukları devlet aklını ya da toplumsal boyuttaki siyasal akıllarını kullanarak kendilerini korumalarına izin verilmemektedir. Böylesine bir toplumsal ya da ulusal refleksin devreye girmesini önlemek üzere, çeşitli siyasal senaryolar devreye sokulmakta ve psikolojik savaş teknikleri ile bölge devletlerinin çatısı altında yaşamakta olan insanların akılları ya teslim alınmağa çalışılmakta ya da ters yönlere sevkedilerek, karşı çıkma ve kendini koruma şansları ortadan kaldırılmaktadır. Din siyasal amaçlı olarak devreye sokulurken, sosyal bilimlerde belirsizlik çizgisi daha da tırmandırılmakta ve yerleşik devlet düzenlerinin getirmiş olduğu hukuk yapıları toptan devre dışı bırakılmaktadır. Birer hukuki yapı olmanın ötesine doğru sürüklenen bölge devletleri zaman içinde yok olmak üzere çeşitli siyasal senaryolara doğru iteklenmektedirler.

Yirminci yüzylılın başları itibarıyla bütün dünyaya egemen olmak üzere harekete geçen küresel sermaye sahiplerinin Birinci ve İkinci dünya savaşları aracılığı ile gerçekleştirmek istedikleri bölgesel hegemonya düzenine merkezi alanın en merkezdeki ülkesi olarak Türkiye Cumhuriyeti karşı çıkmıştır. Batı emperyalizmi üzerinden bölgeye getirilmek istenen hegemonya düzenine karşı antiemperyalist çizgide bir kurtuluş savaşını gündeme getirmiş olan Mustafa Kemal, arkasına aldığı eski Osmanlı ahalisi ile bir uluslaşma süreci yaratmış ve ortaya çağdaş bir ulus devlet çıkarmıştır. Birinci dünya savaşına karşı çıkan, böylesine büyük bir çöküş olayı içerisinde Türklere sahip çıkan ve savaş sonrasında ulusal kurtuluş mücadelesine devam ederek Türkiye Cumhuriyeti ulus devletini tarih sahnesine çıkaran bir siyasal aklı, bu devletin kurucusu Mustafa Kemal ortaya koymuştur. Tarihin kesişme noktasında bir büyük devrim Rusya’da gerçekleşince, bu olayın yaratmış olduğu yeni dünya düzeni dengelerinden yararlanarak jeopolitik merkezde bir tam bağımsız Türk devletini, Mustafa Kemal ortaya koymuştur. İşte bu nedenle Türk devletinin arkasında bir kurucu akıl olarak Kemalist akıl bulunmaktadır. Doğu ile batı arasında, Asya ile Avrupa kıtalarının kesişme noktasında, İslam dünyası ile Avrupa Hrıstıyanlığının sınırlarında ve merkezi coğrafyanın toplumsal yapılarında böylesine bir ulusal-üniter-merkezi devletin kurulabilmesi son derece zor bir işin başarılmasıdır. Bu başarının arkasında ise, kurucu iradeyi temsil eden kurucu önderin aklının önde gelen rolü vardır. Eğer böylesine bir kurucu akıl kurucu önderde bulunmasaydı, her türlü dış ve iç tehdide ve emperyal zorlamalara karşı böylesine bağımsız bir devlet dünyanın orta yerinde kurulamazdı. Düveli muazzama denilen büyük emperyal devletlerle önce savaşmak sonra da mücadele etmek zorunda kalan kurucu önder, yaşadığı olaylardan ve okuduğu beş bine yakın kitapdan aldığı bilgilere dayanarak Türkiye Cumhuriyetini kurmuştur. Ülkeyi kurtarmak üzere Samsun’a çıkmadan önce bitmiş olan Osmanlı devletinin genelkurmayı, istihbarat örgütü ve devletin kadrolarıyla yaptığı hazırlıklara dayanarak yola çıkmış ve geçmişten gelen Devleti Ebed Müddet anlayışı doğrultusunda hareket ederek, bitmiş olan bir devletin sonrasında yeni Türk devletini gene aynı çizgide bağımsız bir siyasal varlık olarak tarih sahnesine çıkarmıştır .

Her türlü iç ve dış saldırıya rağmen halen ayakta olan ve bağımsız siyasal varlığını zorlanarak da olsa korayabilen Türk devleti, kurucusundan gelen kurucu aklı iyi bilmek ve bunun bilincine vararak yoluna devam etmek durumundadır. Bu doğrultuda tartışmaların giderek arttığı bir aşamada, genç bir Türk tarihçisi olarak Sinan Meydan cesaretle ortaya çıkmış ve “Akl-ı Kemal “ adını taşıyan kitabıyla Türkiye Cumhuriyeti ulus devletini tarih sahnesine çıkaran kurucu önderin siyasal aklını bugünün genç cumhuriyet kuşaklarına aktarmağa çalışmıştır. Atatürk ile şimdiye kadar onbinin üzerinde kitap yayınlanmıştır. Ne var ki, siyasal akıl açısından Atatürk’ü ele alan ve değerlendirerek bugünün cumhuriyet kuşaklarına aktaran bir kitap yayınlanmamıştır. İşte Sinan Meydan böylesine bir boşluğu doldururken önemli bir bilimsel çalışmayı Türk kütüphanelerine kazandırmıştır. Umarız, bugünün kuşakları artık duygusal Atatürkçülüğü bir yana bırakarak akılsal Atatürkçülük doğrultusunda “Akl-ı Kemal” isimli kitabı okuyarak tartışırlar ve bugünün Kemalist aklını yakalamak doğrultusunda, Kemalist akıl tartışmalarına yönelirler. Türkiye Cumhuriyetini kuran iradenin dayandığı temel felsefe, bilgi birikimi ve ortaya çıkan tarih dersleri geniş boyutlarda ele alınarak tartışılırsa o zaman devlet kuran önder olarak Mustafa Kemal’in aklına erişilebilir ve onun devleti kurarken ya da yönetirken kullanmış olduğu siyasal akıl bugün açısından değerlendirilebilir. Merkezi alanda emperyalist ve Siyonist bir düzen oluşturulması doğrultusunda işbirlikçi neoliberal, batıcı ve cemaatçı kadroların Atatürk’e ve Kemalist Cumhuriyete saldırılarının giderek arttığı son aşamada, Atatürk ve Kemalist Cumhuriyet ile ilgili gerçekçi ve nesnel değerlendirmelerin yapılabilmesi için Kemalist aklın ya da Akl-ı Kemal’in her yönü ile ortaya konulması gerekmektedir, çünkü bugün eğer hala dünyanın ortasında Türkiye Cumhuriyeti adında bir bağımsız Türk devleti varsa bu Akl-ı Kemal ya da Kemalist akıl sayesindedir. Devlet kurucu önderin, devletin modelini oluştururken, devleti yapısallaştırırken kullandığı siyasal akıl, Kemalist akıl olarak ele alınmalı ve bilgi birikiminin ışığında her yönü ile nesnel bir biçimde değerlendirilerek siyasal saldırılara yanıtlar verilebilmelidir .

Akl-ı Kemal isimli kitabında, Sinan Meydan Atatürk’ün akıllı projelerini değerlendirirken, on ayrı projeyi iki cilt halinde ele almaktadır. Bir siyaset bilimci olymadığı için tarihçi bir bakış açısıyla, Atatürk’ün projelerini ele alan Meydan sırasıyla Akl-ı Kemal’ihn ortaya koyduğu on ayrı projeyi Türk kamuoyuna yansıtmıştır. Sırasıyla Çağdaş Türkiye projesi, Türk ulus devlet projesi, Rumeli savunma hattı projesi, Ordu ile siyasete ayırma projesi, Beden eğitimi ve spor projesi, Anadolu’nun işgalini önleme projesi, Yeşil Cennet-örnek çiftlikler projesi, İdeal cumhuriyet köyü ve Halkevleri projesi, Güneydoğu Anadolu Projesi ve Demokrasi projesi olarak tam on büyük projeyi Türkiye Cumhuriyetinin kurucu önderi Mustafa Kemal Atatürk’ün aklının ortaya koyduğu ürünler olarak açıklamaktadır. Atatürk’ün başka projelerini ikinci plana atarak ön planda on ayrı projeyi elealan Sinan Meydan bu kitabı ile yeni bir tartışmayı gündeme getirmekte ve tarihin önde gelen kahramanlarından birisi olan Mustafa Kemal’in aklını tam bir asır sonra açıklayarak tartışmaya sunmaktadır. Kendi içinde hepsi bir mantısal tutarlığa sahip görünen bu projeler sayesinde çağdaş bir cumhuriyet ve ulus devleti olarak Türk devletini Atatürk dünyanın merkezi coğrafyasında kurabilmiştir. Yüzüncü yılına yaklaşırken, Türkiye Cumhuriyetinin dünyanın ortasında kaya gibi sağlam duran bir devlet yapısına sahip olmasının arkasında yatan gerçek kurucu iradenin kullanmış olduğu doğru siyasal akıldır. Atatürk aklını kullanırken, Osmanlı ordusunda aldığı askeri bilgi ile beraber Osmanlı devleti tarihi, ve siyasal birikiminden de Anadolu’nun benzersiz jeopolitiğinden olabildiğince yararlanmış ve imparatorluk sonrası dönemde Türk devletini gerçekçi temeller üzerine başarılı bir biçimde kullandığı siyasal akıl ile yani Kemalist akıl ile kurabilmiştir. Birinci dünya savaşı aşamasında imparatorluklar çağı sona ererken ve ulus devletler dönemi gündeme gelirken, Atatürk gerçekci bir biçimde davranmış ve Osmanlı döneminden gelen bilgi birikimini jeopolitik konum ile beraberce değerlendirerek Türkiye Cumhuriyeti devletini kurmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti devleti kurucusunun aklı ile bir yeni modelde oluşturulduğu için, bugünün Türkiye’sinde Kemalist akla dayanan bir Atatürk Cumhuriyeti düzeni bulunmaktadır. Böylesine bir gerçeği herkesin görmesi gerektiğini son yıllarda peş peşe yaşanan çeşitli olaylar ve saldırılar açıkça ortaya koymuştur. Osmanlı devletinin hasta adam olarak ilan edildiği 1852 yılında, Büyük Britanya İmparatorluğu merkezi coğrafya için Osmanlı sonrası dönemde geçerli olmak üzere Yakın Doğu Konfederasyonu planını hazırlayarak uygulama alanına sokmuştur. İngilizlerin en Siyonist başbakanı olarak Benjamin Disraelli’nin öncülüğünde hazırlanmış olan bu proje tümüyle Osmanlı imparatorluğunun ortadan kaldırılmasını, Büyük Britanya İmparatorluğuna bağlı olacak bir Yakındoğu Konfederasyonunu‘nun Osmanlı hinterlandında kurulmasını öngörüyordu. Bu doğrultuda Çanakkale’ye İngiliz ve Fransız donanmaları gönderilmiş ama Çanakkale’nin geçilmezliğini de tarih ortaya koymuştur. Ruslar, Kafkasya ve Balkanlar’dan aşağı doğru Kırım savaşı sonrasında inmeğe başlayınca İngilizler Kıbrıs’a el koyarak Orta Doğu ülkelerini Ruslar’dan önce işgal ediyorlardı. Osmanlı zayıflayarak geri çekildikçe, ahali merkezi topraklar olan Anadolu’ya göç ederek direnişe geçiyor ve dünya savaşı ile beraber bir de ulusal kurtuluş savaşı verilmesi zorunluluğu gündeme geliyordu. İşte bu aşamadan sonra, Osmanlı sonrası için yeni bir proje gerekiyordu. Mondros bırakışması ile teslim olan Osmanlı hükümeti bitince geride kalan Osmanlı devletinin kalıntıları ile Anadolu halkı bir araya gelerek ulusal kurtuluş savaşını örgütlüyorlardı. Bir ölüm kalım ve var olma savaşı verildikten sonrası için yeni bir proje gerekiyordu. Bu projenin ilk adımları son Osmanlı Meclisinde alınan Misak-ı Milli kararı doğrultusunda atılıyor ve Anadolu’da kurtuluş savaşı başlatılıyordu. Savaşın uzun sürmesi, Türklerin kendi ülkelerinde varlıklarını koruması açısından sorun olmuyor, savaş sırasında yeni kurulan devlet ile Türkler geleceğe dönük olarak yeni bir devlet projesini Akl-ı Kemal sayesinde devreye sokabiliyorlardı.

Yirminci yüzyılın başlarında dünyanın önde gelen emperyal devletleri, Osmanlı topraklarının bulunduğu merkezi alanda savaşlara ve kendi planları doğrultusunda bir çekişmeye yöneldikleri aşamada, dünyanın orta yerinde batılı ülkelerin hegemonya kuracağı yeni projelerin devreye girdiği görülmektedir. İşte tarihin bu en kritik aşamasında, Mustafa Kemal dünya sahnesine çıkarak Osmanlı sonrası bütün emperyal ve Siyonist projeleri devre dışı bırakan bir yeni devlet projesini ulusal kurtuluş savaşı ile beraber gündeme getiriyordu. Bu açıdan Türkiye Cumhuriyeti ulus devleti bir siyasal projedir ve bir ulusal çizgide bir siyasi akla dayanmaktadır. Ulusal kurtuluş savaşının öncüsü olarak tarih sahnesine çıkan Mustafa Kemal, daha sonra savaşın kazanılmasından sonra elde edilen siyasal güç ile yeni devlet projesinin hayata geçirilmesine yöneliyordu. Sinan Meydan’ın, Akl-ı Kemal isimli kitabında belirtildiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti bir siyasal projedir ve bir bilgi birikimi ile beraber aynı zamanda ulusal bir siyasi akla da dayanmaktadır. Avrupa’nın yanı başında çağdaş bir Türkiye yaratma yolunda Türk ulus devleti kurmak Kemalist aklın kullanılmasıyla devreye sokulan kilit bir proje idi. Anadolu’nun işgalini önleme, Rumeli savunmasını gerçekleştirme, kurucu iradeyi temsil eden Kemalist aklın gerçekleştirdiği girişimlerdi. Misak-ı Milli kararının ilanı gene kurucu iradenin gerçekleştirdiği ilk adımdı. Türklerin ve Müslümanların çoğunlukta bulunduğu ve topluca yaşadığı merkezi alan coğrafyasında ulusal sınırlar içinde bir Türk ulus devleti o dönemin ulus devlet modası ve doğrultusunda kuruluyordu. Gelişmiş batı ülkelerinin sahip olduğu modern ulusal-üniter ve merkezi devlet yapılanması, kurucu iradenin Türkiye için uygun bulduğu bir devlet modeli idi. Kurucu önder olarak Mustafa Kemal bu doğrultuda aklını kullanmıştır. Birinci dünya savaşı sonrasında merkezi coğrafyada Türkiye Cumhuriyeti devlet modeli, tarihsel açıdan Kemalist aklın eseri olarak kabül edilebilir. Atatürk Akl-ı Kemal’e sahip olan bir siyasal önder olarak, Kemalist modelde bir Türk devletini Türk ulusuna kazandırıyordu.

Türkiye Cumhuriyeti yüzüncü yılına doğru yol alırken, iki kutuplu dünya düzeni çöküyor ve sosyalist sistemin dağılması ve Sovyetler Birliği’nin ortadan kalkması üzerine merkezi alanda gene eskisi gibi emperyal projeler devreye giriyordu. Büyük Britanya İmparatorluğu öncüsü ve kurucusu olduğu dünya devleti oluşumu adına, gene eskisi gibi Osmanlı hinterlandında bir Yakındoğu Konfederasyonu kurmağa yönelirken, İngiltere’nin yavrusu olan Amerika Birleşik Devletleri Büyük Orta Doğu projesi ile ılımlı islam üzerinden yeni bir Panislamcılık politikasına Türkiye üzerinden yöneliyordu. Beş bin yıllık Orta Doğu tarihinde en eski etnik grup olduğunu öne sürerek, vaat edilmiş topraklarda üçüncü kez İsrail’i bir Yahudi devleti olarak kuran Siyonistler ise, Büyük İsrail devletini bölge halklarına ve ülkelerine karşı dayatıyordu. Üç büyük emperyal proje bölgeye batı bloku üzerinden dayatılırken, Osmanlı sonrasındaki kurulmuş olan bölge devletleri ortadan kaldırılmak isteniyordu. İşte bu aşamada, bütün Orta Doğu devletleri ile beraber Türkiye Cumhuriyeti de tasfiye edilmek isteniyordu. Osmanlı İmparatorluğu sonrasında merkezi coğrafyada kurulmuş olan devletler içerisinde en ciddi örgütlenmişi olan Türk devletinin de ortadan kaldırılmak istenmesi, Türk devleti ve Türk ulusu açısından kabül edilemeyecek bir durumdu. Böylesine yepyeni bir aşamada, Akl-ı kemal ile kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti ulus devletinin korunabilmesi ve yoluna devam edebilmesi açısından Kemalist aklın kullanılması gerekmektedir. Kemalist aklın uygulamaya geçmesinin bir sonucu olarak doğmuş olan Türkiye Cumhuriyeti‘nin korunabilmesi doğrultusunda Kemalist aklın Atatürk’ün Cumhuriyetini yönetenler açısından kullanılması doğal bir zorunluluk olarak öne çıkmaktadır, çünkü Yakındoğu Konfederasyonu, Büyük Orta Doğu Federasyonu ya da Büyük İsrail merkezli bir Orta Doğu Birleşik Devletleri kurulabilmesi doğrultusunda emperyalist ve Siyonist çevrelerin devlet yıkıcılığı merkezi alanda devam edip gitmekte, terör ile beraber savaş ve her türlü siyasal komplolar Türkiye ile beraber komşularına dayatılmaktadır.

Bugün gelinen aşamada, Atatürk Cumhuriyetinin korunabilmesi ve yoluna devam edebilmesi için ciddi bir Kemalist akıl uygulamasına ihtiyaç bulunmaktadır. Atatürk’ün tüm yazdıkları ve yaptıkları böylesine bir Kemalist aklın günümüz koşullarında oluşturulabilmesi için son derece yeterli bir kaynak olarak bugünün yönetici kuşaklarına yön göstermekte ve destek sağlamaktadır. Ne var ki, soğuk savaş döneminde Atatürkçülük adına İngiliz-Amerikan ve İsrail destekli askeri yönetimlerin yeniden devreye girmesi artık mümkün görünmemektedir. Teknolojik açıdan gelinmiş olan yeni aşamada hiçbir plan ya da proje gizli kalmamakta ve eskisi gibi gizli darbe senaryolarıyla Atatürkçülüğün batılı emperyal devletlerin çıkarları doğrultusunda eskisi gibi kullanılabilmesi mümkün olamamaktadır. Bu aşamada artık sivil bir Kemalizm’e ya da demokratik çizgide bir Atatürkçülüğe gereksinme duyulmaktadır. Savaş koşullarında, ya da soğuk savaş döneminde Kemalizm adına uygulanan tepeden inmeci yöntemlerin bugünün demokratik ortamında artık eskisi gibi uygulanamıyacağı görülmekte ve bu nedenle, Kemalist Cumhuriyetin korunabilmesi doğrultusunda yepyeni bir Kemalist aklın devreye girmesi gerekmektedir. Merkezi alanda sürüp gelmekte olan bin yıllık Türk devleti geleneği ve birikimi bugünün koşullarına uygun bir demokratik Atatürkçülüğün yepyeni bir Kemalist akıl ile devreye girebilmesini mümkün kılabilecektir. Bugünün Atatürkçülerinin ve cumhuriyetin yeni Kemalist kuşaklarının böylesine bir birikime ve toplumsal zenginliğe sahip çıkmasıyla beraber, bugünün Kemalist aklı ortaya çıkabilecek ve Türk toplumuna bu darboğazdan geçerken yön gösterebilecektir. Devletin kuruluş çizgisinden ve kurucu iradenin özünden kaynaklanacak yeni bir çıkış, bugünün değişen koşullarının görülmesine yardımcı olabilecek, içinde bulunulan yeni konjonktürün anlaşılmasını ve Türkiye’nin ulusal çıkarları doğrultusunda gerçekçi politikalar izlemesini sağlayabilecektir.

Akl-ı Kemal ile kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyetinin yüzüncü yılına erişebilmesi ve, kurucu önderin söylediği gibi ilelebet payidar kalabilmesi için Kemalist aklın yeniden devreye girmesi zorunlu görünmektedir. Kemalist akıl, modern Türk devletinin ve çağdaş cumhuriyet rejiminin ulusal çıkarlar doğrultusunda korunabilmesi için yön göstermeğe devam etmelidir. Bu doğrultuda oluşacak siyasal aklın Türk devleti üzerinde etkili olması, Türkiye’yi bugün yönetmekte olan siyasal kadroların devletin kuruluşundan gelen Kemalist akıl ile hareket etmeleri bir çok sorunun çözülmesinde önemli katkılar sağlayacaktır. Yeni Kemalist akıl, doksan yıldır yaşanan olaylardan ders çıkaran kemale ermiş yani olgunlaşmış bir siyasal akıl olabilmelidir. Böylece, Türk toplumu içerisinde Atatürkçü olmayan diğer toplum kesimlerinin de ülke ve devletin geleceği açısından ulusal çıkarlar doğrultusunda yeniden bir araya gelebilmeleri sağlanabilecektir. Emperyal ve Siyonist çevreler ile yakın temas ve diyalog içerisinde içinde olan bazı işbirlikçi çevreler, batılı emperyal ve Siyonist projeler doğrultusunda Türkiye Cumhuriyetini ortadan kaldırmağa yönelik çalışırlarken, Kemalizm’i faşizm, devlet aklının kullanılmasını da otoritarizm olarak suçlamaktan çekinmemektedirler. Kemalist çizgide devlet aklının kulanılmasını hukuk devletinin sınırlarını aşmak olarak suçlamaktan çekinmeyen bu işbirlikçi toplum kesimleri, üçüncü dünya savaşı sürecinde Türkiye Cumhuriyetini tasfiye edebilmek için her türlü siyasal senaryoyu ve bu doğrultudaki psikolojik savaş komplolarını uygulamaya getirerek, ülkeyi ciddi bir çöküşe doğru zorlamaktadırlar. Küreselleşmenin yaşandığı çeyrek yüzyıllık zaman dilimi sonrasında, artık Türk ulusu ve Türkiye cumhuriyeti ulus devleti daha bilinçli bir Kemalist aklı uygulayarak önümüzdeki dönemde ortaya çıkabilecek her türlü zorluğu ve dar geçiti aşabileceklerdir. Türkiye’yi kurtaracak Kemalist akıl, yurtta ve dünyada sulh anlayışı ile aynı zamanda bölge ve dünya barışının korunmasında da önemli katkılar sağlayacaktır.

Prof.Dr. Anıl Çeçen
09.04.2012
EFECEHABER GAZETESİ


 

Motorcular.com

mini2017kontrol0001881