|
Kaydol
Sinan Meydan
ATATÜRK VE CUMHURİYET DÜŞMANLIĞINA PANZEHİR PDF Yazdır E-posta
Cumartesi, 24 Ekim 2015 21:15

ATATÜRK VE CUMHURİYET DÜŞMANLIĞINA PANZEHİR

“Yalanlardan Arındırılmış Atatürk ve Cumhuriyet Gerçeği”

“Bir zamanlar gelir, beni unutmak veya unutturmak isteyen gayretler belirebilir. Fikirlerimi inkâr edenler ve beni lanetleyenler çıkabilir. Hatta bunlar benim yakın bildiğim ve inandıklarım arasından bile olabilir.
Fakat ektiğimiz tohumlar o kadar özlü ve kuvvetlidir ki bu fikirler Hint’ten, Mısır’dan döner dolaşır, gene gelir feyizli neticeleri kalpleri doldurur.”

Mustafa Kemal ATATÜRK, 1937

İşte PANZEHİR ’de Atatürk’ün fikirlerini inkâr edenlerin, onu unutturmak isteyenlerin, onu lanetleyenlerin yalanlarına, çarpıtmalarına ve iftiralarına tamamen belgelere dayalı olarak bilimsel cevaplar verilmiştir.


“Atatürk düşmanı, yobaz-liboş takımının yalanlarına tarihçi-yazar Sinan Meydan, tokat gibi cevaplar veriyor.”

Uğur Dündar
Sözcü, 3 Haziran 2015

PANZEHİR'de cevap verilen iddialardan bazıları şunlardır:

* Gökten indiği sanılan kitapların dogmaları

* Atatürk'ün sansürlenen mektubu

* Lozan

* Musul

* Karabekir'in iddiaları

* Atatürk ve masonluk

* Şalcı Bacı

* İskilipli Atıf

* Hamidiye ve Rize

* Atatürk'ün malvarlığı

* Ayasofya

* Atatürk ve Azerbaycan

* Ali Şükrü Bey cinayeti

* Kamal

* Osmanlı belgelerinin satılması

* Güzellik yarışmaları

* İnönü ve Harf Devrimi

* Atatürk ve halifelik

* Ezandaki felah

* Hafta tatilinin pazara alınması

* Atatürk ve Suriye-Filistin

* Atatürk'ün soyağacı

PANZEHİR'de yobazın-liboşun Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığıyla yüklü tüm yalanlarına belgelerle cevap verilmiştir.

Cumartesi, 24 Ekim 2015 21:27 tarihinde güncellendi
 
VAHDETTİN HAİNDİR: ÇÜNKÜ PDF Yazdır E-posta

Hainin Dibi: VAHDETTİN

1. Vahdettin Atatürk'ü "Kurtuluş Savaşı'nı başlatması için değil de, tam tersine başlamış olan yerel direnişleri sonlandırması, Mondros Ateşkes Antlaşması'na uygun olarak dağıtılmamış orduları dağıtması, silahları toplaması için" Anadolu'ya göndermiştir. (Bunu Vahdettin'den, 21 Nisan 1919 tarihli bir notayla İngilizler istemiştir,o da İngilizlerin bu isteğini yerine getirmiştir.Nitekim Atatürk İngiliz vizesiyle Anadolu'ya geçmiştir) Paris Barış Konfernası'nın devam ettiği günlerde diğer Osmanlı yöneticileri gibi Vahdettin de Mondros Ateşkes Antlaşması'na uygun davranmamız, özellikle İngiltere'yi kızdırmamamız gerektiğini düşünüyordu. Bu nedenle İngilizlerin isteğine uygun olarak biran önce Karadeniz'deki Türklerin Rumlara karşı direnişlerinin önlenmesi gerekiyordu. Vahdettin'in kurtuluştan anladığı İNGİLİZLERİN MERHAMETİNE SIĞINMAKTIR. Bu nedenle Samsun'a hareket etmeden önce Atatürk'e "Paşa Paşa devleti kurtarabilirsin!" derken aslında"İNGİLİZLERİN DEDİKLERİNİ YAPARSAN, MONDROS'U EKSİKSİZ UYGULARSAN, ONLARI MEMNUN EDERSEN devleti kurtarısın!" demek istemiştir. Bunu, sonraki gelişmeler doğrulamıştır. Ayrıca Vahdettin, daha sonra yazdığı "Beyannamesinde", "Atatürk'ü Samsun'a ben göndermedim, hükümetin kararına uydum." demiştir.

2. Vahdettin öyle bir İngilizcidir ki, İzmir'i İngilizlerin işgal edeceklerini sanarak Nisan 1919'da bir Heyeti Nasiha (Nasihat Heyeti) oluşturup Ege bölgesine göndermiş, bu heyetle halkı işgale hazırlamış, dahası İzmir'de direnişi örgütleyen Nurettin Paşa'yı görevden alıp İngilizci İzzet Paşa'yı İzmir'e atamıştır. Amacı İngilizler İzmir'e çıkınca herhangi bir direniş gerçekleşmemesidir. Böylece İngilizlere yaranacağını sanmıştır. Ancak İzmir'e Yunanlılar çıkmıştır bilindiği gibi. Dahası İzmir'in Yunanlılarca işgal edileceğini bir gün önceden öğrenmesine karşın İngilizlerin tepkisinden çekinerek işgale seyirci kalmış, hatta bir gün önceden İzmir'deki asker sivil yetkililere gönderdiği emirle "İşgale karşı direnilmemesini" istemiştir.

3. Rauf Orbay, Mütareke döneminde Vahdettin'in huzuruna çıkıp "milletin düşmana karşı direnişten yana olduğunu" söylemesi üzerine Vahdettin yarı kapalı gözlerini hafif aralayarak şöyle demiştir: "BİR MİLLET VAR KOYUN SÜRÜSÜ, ONA BİR ÇOBAN LAZIM O DA BENİM!"

 

 

 
VAHDETTİN DOSYASI (İşte Çakma Kahraman Vahdettin Gerçeği) PDF Yazdır E-posta

Vahdettin Dosyası (1): Vahdettin Hain Değildir Tezinin Kaynağı

Yakın tarihin en çok "tartışılan" ve "çarpıtılan" figürlerinden biri son padişah Vahdettin' dir. "Vahdettin vatan haini midir?" sorusu, yakım tarihin "en kışkırtıcı" sorularından biridir, işte Vahdettin Dosyası, bu kışkırtıcı soruya "belgelerle" cevap vermek için hazırlanmıştır.

Kurtuluş Savaşı sırasındaki politikaları nedeniyle 1922 yılında TBMM tarafından resmen "vatan haini" ilan edilen Padişah Vahdettin, kendisinin bile tahmin edemeyeceği şekilde, zaman içinde parlatılarak, bugün neredeyse "Kurtuluş Savaşı kahramanı" haline getirilmiştir. Özellikle 1950 sonrasındaki "Karşı devrim" sürecinde Atatürkçülüğün karşısına Vahdettincilik çıkarılmıştır.

"Vahdettin vatan haini değildir" tezinin temelinde "halife hain olamaz" inancı ve "Atatürk'e düşmanlık" dürtüsü yatmaktadır.

Vahdettin Dosyası'nı hazırlarken, bir taraftan yerli ve yabancı arşivlerdeki belgeler ışığında Vahdettin'in Kurtuluş Savaşı sırasındaki politikalarını tüm çıplaklığıyla ortaya koymayı, diğer taraftan Vahdettinci yazarların çarpıtmalarını gözler önüne sermeyi amaçladım. Durum böyle olunca, ortaya çok kapsamlı ve özgün bir araştırma çıktı.

Yakın tarihi eğip bükerek Atatürk'e ve çağdaş cumhuriyete saldırmayı alışkanlık haline getirenleri bir hayli rahatsız edecek olan Vahdettin Dosyası'nı bir "yazı dizisi" halinde siz Bütün Dünya okurlarına sunmanın derin hazzını yaşadığımı belirtmeliyim.

Vahdettin Hain Değildir Tezinin Kaynağı

“Vahdettin vatan haini değildir” tezi, ilk kez 1929 yılında Mevlanzade Rıfat tarafından ortaya atılmıştır. Mevlanzade Rıfat, 1929 yılında Halep'te basılan ve 1933'te Türkiye'de yayınlanan "Türkiye inkılabının İçyüzü" adlı kitabında, "Vahdettin'in, Mustafa Kemal'i, Kurtuluş Savaşı'nı başlatması için Anadolu'ya gönderdiğini" iddia etmiş ve bu iddiasını, Vahdettin'in 14 Mayıs 1919 tarihinde Mustafa Kemal'e verdiği, sözüm ona, bir fermana dayandırmıştır. 1 Ancak şimdiye kadar böyle bir fermana rastlanmamıştır.

Peki ama kimdir bu Mevlanzade Rıfat?

Mevlanzade Rıfat, daha Atatürk Samsun'a çıkmadan önce, 24 Mart 1919'da Hukuk-i Beşer adlı gazetede, I. Dünya Savaşı'na katılan komutanlara İttihatçıların vagon vagon altın dağıttıklarını ileri sürmüş ve komutanlara, "Büyük alçaklar ve haydut başları..." diye hakaret etmiştir. Bunun üzerine Atatürk, Harbiye Nezareti'ne bir dilekçeyle başvurarak, bu yazıyı kaleme alan Mevlanzade Rıfat'm cezalandırılmasını istemiştir. Atatürk, Mevlanzade Rıfat'a "O sefil iftiracı.." diye hitap ettiği dilekçesinin bir örneğini de Vakit, Alemdar ve Yeni Gün gazetelerine göndermiştir. 2 Atatürk, Mevlanzade Rıfat'ın Türk ordusunun şerefli komutanlarına hakaret etmesine çok bozulmuştur. Türk ordusunun, "namuslu" ve "yurtsever" komutanlarını "haydut başı" diye suçlamanın "büyük bir ahlaksızlık ve sefil bir vicdansızlık" olduğunu belirterek bu "namussuzca iftirayı ve sahibini lanetlemiştir." Ancak Atatürk'ün Harbiye Nezareti'ne gönderdiği "şikayet dilekçesi" dikkate alınmadığı gibi Mevlanzade Rıfat, kendisine hakaret edildiği gerekçesiyle Atatürk'e dava açmıştır.

"Atatürk düşmanı" Mevlanzade Rıfat'ın, Padişah Vahdettin'le ise arası çok iyidir. Padişah Vahdettin, Türkiye'den kaçtıktan sonra San Remo'ya gitmiştir. Kaçak padişahın San Remo'daki ziyaretçilerinden biri de Mevlanzade Rıfat'tır. Mevlanzade Rıfat, San Remo'ya ilk defa 1922'de bir Yunan albayla birlikte gitmiş ve Vahdettin'e, Ankara'ya karşı Yunanistan'la anlaşma teklif etmiştir. Bu görüşmede Vahdettin Mevlanzade Rıfat'a para vermiştir. 3

Mevlanzade Rıfat, Vahdettin'i San Remo'da bir kez daha ziyaret etmiştir. Bu kez de Vahdettin'e, Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı "Kürtleri isyana teşvik etme" önerisinde bulunmuştur. 4 Mevlanzade, Türkiye'deki bütün önemli Kürt isyanlarında rol almış, kelimenin tam anlamıyla "bölücü" bir politikacı-yazardır. 5

Kurtuluş Savaşı öncesi Atatürk'e ve vatansever Türk subaylarına, "büyük alçaklar ve haydut başlan" diyen, yurt dışında iki kez Vahdettin'i ziyaret eden, onu Atatürk'e ve Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı harekete geçirmek isteyen ve Vahdettin tararından çok iyi ağırlanan Mevlanzade Rıfat, bir süre sonra kaleme sarılarak "Cumhuriyet tarihi yalancılarının" ana kaynağı durumundaki 'Türkiye inkılabı'mn İçyüzü" adlı kitabı yazmış ve bu kitabında Vahdettin'i adeta "Kurtuluş Savaşı kahramanı" ilan etmiştir. Mevlanzade'nin bu kitabı daha sonra Atatürk'e ve cumhuriyete aldırmak isteyenlerin ana kaynağı olmuştur: Necip Fazıl Kısakürek, Nihal Atsız, Tarık Mümtaz Göztepe, Vehbi Vakkasoğlu, Kadir Mısıroğlu, Abdurrahman Dilipak, Hasan Hüseyin Ceylan, Yalçın Küçük, Burhan Bozgeyik ve Mustafa Armağan gibi tarihçi ve yazarlar, hep Mevlanzade Rıfat'ın "Türkiye inkılabı'ın İçyüzü" adlı kitabım kaynak olarak kullanmışlardır. Örneğin, Mevlanzade Rıfat'ın, "Vahdettin hain değildir!" tezinden yola çıkan şair Necip Fazıl Kısakürek, çok daha ileri giderek Vahdettin'i "Büyük vatan dostu!" ilan etmiştir. 6 Kısakürek, söz konusu kitabında, belge ve bilgiye dayanmadan, sadece türlü kurnazlıklar yaparak, bütün Kurtuluş Savaşı'nın Vahdettin'in eseri olarak göstermiştir. Dahası, eski başbakanlardan Bülent Ecevit de 6 Ağustos 2005 tarihinde, "Vahdettin vatan haini değildir!" demiştir.

"Vahdettin vatan haini değildir!" tezini incelemeden önce Vahdettin'i birazcık tanıyalım:

Vahdettin'in Hayatı ve Karakteristik Özellikleri

Vahdettin 1861 yılında doğmuştur. Babası Abdülmecit Efendi, annesi Gülistu Hanım'dır. Abdülmecit'in 30 çocuğundan 23'üncüsüdür. Dört aylıkken babası ölmüş, çocukluğu ve gençliği kapalı bir ortamda geçmiştir.

Vahdettin, çocukluğunda ve gençliğinde saray entrikalarına, hatta cinayetlerine tanık olmuştur: Amcası Abdülaziz ve ağabeyleri V. Murat ve II Abdülhamit'in tahttan indirilmeleri ve Abdülaziz'in öldürülmesi Vahdettin'i derinden etkilemiştir. Vahdettin korku içinde olduğunu Adliye Nazırı İbrahim Bey'e şöyle ifade etmiştir: "Aczim var, korkuyorum. Maddeten hiçbir şeyden korkmam. Fakat pek ağır bir vazife üstlendim. Allah'tan korkarım. Bu saray bizim baba ocağıdır. Siz böyle şeyleri anlarsınız. Odaların birinde doğmuşum, birinde büyümüşüm, birinde babam vefat etmiş, birinde amcam yahut kardeşime bir şey olmuş. Elhasıl biri feci, biri ruhperver... Bunları gördükçe korkuyorum..." 7

Veliaht Yusuf İzzettin Efendi'nin intihar etmesi üzerine 1916 yılında veliaht olan Vahdettin, veliahtlığı sırasında Almanya ve Avusturya'ya seyahatler yapmıştır. 8 Bu seyahatleri sırasında ona Mustafa Kemal eşlik etmiştir.

Dört kez evlenen Vahdettin'in ilk eşi Nazikeda Başkadınefendi,den Ulviye Sultan ve Sabiha Sultan adlarında iki kızı olmuştur. İkinci eşi, Müveddet Kadınefendi'den de Şehzade Ertuğrul Efendi adlı bir oğlu dünyaya gelrniştir. 9

Mutlakiyetçi, İttihat ve Terakki düşmanı, Hürriyet ve İtilaf Partisi'ne yakın, Alman karşıtı ve çok koyu bir ingilizci olan Vahdettin'in belli başlı karakteristik özellikleri şunlardır:

1 - Hastadır: Bedenen ve ruhen çok sağlıklı değildir. Çocukluğundan beri türlü hastalıklar geçirrniştir. Romatizmasından dolayı fazla yürüyememektedir. Birkaç defa baygınlık geçirmiştir. Doktoru Reşat Paşa'nın bildirdiğine göre sinirleri de zayıftır.

2 - Heyecanlıdır: Başkatibi Ah Fuat Bey, Meclis Başkam Vekili Hüseyin Kazım Bey ve Amiral de Robeck Vahdettin'in çok heyecanlı olduğunu belirtmişlerdir.

3 - Kuşkucudur: Amcası Abdülaziz ve ağabeyleri V. Murat ve II. Abdülhamit'in tahttan indirilmeleri ve Abdülaziz'in öldürülmesi nedeniyle Vahdettin de özellikle öldürülmekten korkmaktadır. Bu nedenle cebinde tabanca bulundurmaktadır. 10

Vahdettin'in kuşkuculuğuna tanık olanlardan biri de Mustafa Kemal Atatürk'tür.

4 - Muhbirdir: Gençliğinde Abdülhamit'e "jurnalcilik" yaptığı çok yaygın bir dedikodudur. Baş mabeynci Lütfi Simavi Bey, Vahdettin'in bu özelliğinden, "Abdülhamit zamanındaki kötü şöhreti" diye söz etmiştir. Madrid'teki İngiliz elçisi Lord A Harding, İngiltere Dışişleri Bakanı'na gönderdiği 9 Temmuz 1918 tarihli yazıda Vahdettin'in, "Sultan II. Abdülhamit'in faal bir casusu olduğunu" belirtmiştir. 11

5 - Eğitimi zayıftır: Çocukluğunda ve gençliğinde geçirdiği rahatsızlıklardan dolayı yeterince iyi eğitim alamamıştır. Başkatibi Ali Fuat Bey, Vahdettin'in “fıkıhla” ilgilendiğini belirtmiştir.

6 - Konuşması iyidir: Başkâtibi Ah Fuat Bey, konuşması, yazması ve imlasının düzgün olduğunu belirtmiştir. Almanya gezisi sırasında Vahdettin'e eşlik eden Mustafa Kemal Atatürk de Vahdettin'in düşüncelerini çok düzgün bir şekilde ifade ettiğini belirtmiştir.

7 - Kurnazdır: Başkatibi H. Ziya Uşaklıgil Vahdettin'i, "Yaradılışında, hileye, entrikaya, gizli düzenlere, karışık girişimlere düşkün'' olarak tanımlamıştır. Adına gelen mektupların açılmadan kendine verilmesini istemesi, hükümetle haberleşmesinde başkatibi Ali Fuat Bey yerine adamı Refik Bey'i kullanması, bazı kimselerle gizlice özel dairesinde görüşmesi, onun "kurnaz ve entrikacı" biri olduğunu göstermektedir. Atatürk de Vahdettin'le yaptığı görüşmelerden sonra onun "kurnaz" ve "entrikacı" biri olduğunu düşünmüştür.

8 - Rol yapar: M. Fuat Bey ve Lütfi Simavi Bey, Padişahın eski sadrazam Ahmet izzet Paşa'ya "hasta rolü" yaptığına bizzat tanık olmuşlardır. Ayrıca, Mazhar Müfit Kansu'yla yaptığı görüşmede, "Kuvayı Milliye tacımın pırlantasıdır! Mustafa Kemal Paşa nasıldır, afiyettedir inşallah! Ne zaman dönecek!" gibisinden sözler söyleyen Vahdettin'in yine rol yaptığı açıktır. Çünkü o günlerde Osmanlı yönetimi bir taraftan Kuvayı Milliye'yi yasaklarken, diğer taraftan da Mustafa Kemal'i etkisiz hale getirmeye çalışmaktadır. Vahdettin "rol yaparak", Mazhar Müfit Bey'in ağzından laf almaya çalışmıştır.

9 - Paraya düşkündür: Bilinenin aksine Vahdettin paraya çok düşkündür. II. Abdülhamit'in kızı Sadi ye Osmanoğlu'nun anıları ve Lütfi Simavi'nin "Vahdettin Efendi'nin Paraya Karşı Olan Aşırı Sevgisi" başlığı altında yazdıkları, Vahdettin'in paraya çok önem verdiğini göstermektedir.

10 - Vahdettin, ayrıca iyi bir baba ve ağlayacak kadar duygulu bir insandır. 12

 

 
ATATÜRK ELİYLE ALLAH'A MEKTUP ve ATATÜRK'ÜN YANITI PDF Yazdır E-posta

Halk Adamı Atatürk

Atatürk halkın içinden gelmiş gerçek bir halk adamdır.  Zaman zaman halkın önünde zaman zaman halkın yanında, ama hep halkla birlikte hareket etmiştir. Emperyalizmi halkla birlikte dize getirmiş, yoksul, yarı bağımlı, geri kalmış bir ümmet imparatorluğunun enkazından halkın yardımıyla çağdaş ve bağımsız bir ulus devlet yaratmıştır. Dahası Türk Devrimi ile "Dönme devşirme saltanatına", son verip "saltanat putunu" yıkarak halkın iktidarını kurmuştur.

Atatürk halk adamlığını Halkçılık ilkesiyle taçlandırmıştır.Atatürk'ün Halkçılığı öyle sözde kalan halktan kopuk,halkı dinlemeyen, halkın dertlerini, sorunlarını görmezden gelen bir Halkçılık değildir. Atatürk'ün Halkçılığı halkı, ama gerçek halkı, köylüyü, çiftçiyi, üreticiyi, "milletin efendisi" olarak gören, olağanüstü liderliğine rağmen "herşeyi milletimle birlikte yaptım, milletim olmasaydı ben hiçbirşey yapamazdım" diyen bir Halkçılıktır.

Atatürk her zaman hakının dertleriyle dertlenmiştir. Halkı da hep bu gerçeğin farkında olarak dertlerini sorunlarını onunla paylaşmıştır. Atatürk yurt gezilerinde halkın dertlerini bizzat dinlemiş, hem yazılı hem sözlü olarak halkın en ufak sorunlarına bile kulak kabartıp çözüm üretmiştir. Atatürk'ün bu halk adamlığı yönünü bilen muhtaç yuttaşlar zaman zaman Atatürk'ten akıl almaz isteklerde bulunmuşlardır. Atatürk bu isteklere karşı bile kayıtsız kalmamış, en azından kendisinden yardım bekleyen yurttaşların gönlünü almıştır.

"Cumhurreisi Mustafa Kemal Eliyle Hz. Allah'a" Mektup

İşte geçtiğimiz günlerde yayımlanan "Atatürk'ün Berberi" adlı kitapta bu tür bir belgeye rastaldım.(1) Olayın özeti şu: Bir yurttaş 1936 Şubat'ında Atatürk'e bir mektup göndererek kendisine yardım edilmesini istiyor, ancak mektupta kullandığı dil ve üslüp çok şaşırtıcı. Dahası Atatürk'ün bu şaşırtıcı mektuba verdiği yanıt da bir o kadar sarsıcı ve şaşırtıcı. Aynen aktarıyorum:

"Hasan Rıza Soyak, elinde bir mektupla çalışma odasına girdi. Mektubu zarfından çıkardı, Atatürk'e verdi. Bir çırpıda okuduktan sonra, "Gereken yapılsın. İvedi olsun" diye de ekledi. Mektup iş isteğinde bulunan bir yurttaştan geliyordu.

Günün çoğunluğunu yurttaşların sorunlarını düşünerek geçirmeye başlamıştı. Kendisinin gezileri sırasında yanına ulaşıp da yardım isteyenlerya da köşke ve saraya gelen her arzuyu yerine getirmeye çabalıyordu.

Cumhurreisliği Hususi Kalem Müdürü gelen evrakla birlikte Atatürk'e, Dörtyol'da haksızlığa uğrayan bir vatandaşın garip bir dilekçesini sunmuştu.

'Cumhurreisi Mustafa Kemal Eliyle Hz. Allah'a Hitaben' diye başlayan dilekçede şunlar yazılıydı:

"Ya Rabbi! Derdimi şimdiye kadar dökmediğim makam kalmadı. Fakat hiçbir çare bulamadım. Şimdi ise vatanın kurtarıcısı büyük bir adamın vasıtasıyla size istida ediyorum. Eğer bu sefer de derdime çare bulunmazsa, o zaman halimi arz etmek üzere huzurunuza varmaya mecbur kalacağım".

Atatürk'ün cevabı gecikmedi:

"Vasıtamla Büyük Tanrı'ya yazılan istidanız (dilekçeniz) tarafımdan okundu.Bizim yapabileceğimiz işler için huzura çıkmanıza lüzum yoktur. Bundan sonra ben hayatta olduğum müddetçe derdinizi ilk olarak bana söyleyiniz. Eğer aciz gösterecek olursam o zaman Büyük Varlığa başvurabilirsiniz. Dileğiniz yerine getirilmiştir." (2)

İşte halk adamı Atatürk gerçeğinin en somut kanıtlarından biri... İşte halkının dilinden anlayan, halkının diliyle konuşan, halkının dertlerini, sorunlarını dinleyen, dinlemekle de kalmayıp çözüm üreten halk adahmı Atatürk gerçeği...

 
MENDERES'İN TARİHİ CAMİ KIYIMI PDF Yazdır E-posta
Pazar, 07 Nisan 2013 14:31

Menderes’in Yıktırdığı Camiler ve Mescitler

AKP'nin "cami söyleminin" Mehmet Şevket Eygi'den etkilendiği açık. Ancak başta Başbakan olmak üzere AKP'li yetkililer, Mehmet Şevket Eygi'nin yazıp söylediklerini bile işlerine geldiği şekilde kullanmışlardır. Şöye ki, Eygi "Cami Kıyımı" adlı kitabında, "Cami kıyımı 1950-60 arasında da devam ederek yol açma bahanesiyle nice tarihi caminin temellerine kadar yıkılmasına sebep oldu" diyerek 1950-1960 arasında DP ve Menderes döneminde yıkılan ve satılan camilerden de söz etmiştir. Ancak başta Başbakan olmak üzere AKP'li yetkililer "cami söylemlerinde" hiç bir zaman bu durumdan söz etme gereği duymamışlardır.

Bu nedenle ben de DP lideri Menderes’in sattırdığı ve yıktırdığı camilerden söz edeyim. Kim bilir belki Sayın Başbakanımız gelecek grup toplantısında da DP’nin ve Menderes’in yıktırdığı camilerden söz eder!

Araştırmalarım sonunda Menderes zamanında sadece İstanbul'da 54 tane caminin yol açma ve değişik imar faaliyetleri sebebiyle yıkıldığını öğrendim. DP döneminde İstanbul Tophane, Karaköy, Fatih, Eminönü, Beşiktaş'da tam anlamıyla bir tarihi cami katliamı yaşanmış.

DP ve Menderes döneminde İstanbul'daki tarihi cami ve mescit katliamı İstanbul'un imarı için getirilen Fransız Mimar Henry Prost eliyle gerçekleştirilmiştir. Zeki Bağlan Hoca, 2010 yılındaki bir konferansında bu gerçeği  şöyle ifade etmiştir:

"(...) Hoca Sinan tarafından yaptırılan Azepler Mescidi Fatihli yıllardan kalmadır ama hamamı ile birlikte yola katılır. Kanuni devri hatırası Tüfenkhane Mescidi üç kuruşa satılır. Saraçhane Mescidinin üzerinde ise şu an resmi daireler vardır.

Prost, bu kadarla yetinmez. İkinci yıkım Furyası ile (1955-57) yol kenarında kalan mescidleri de ayıklar. Zeytinciler Mescidiyok edilir.. Voynuk Şücaeddin Camii'nin yıkım emrini kimin verdiği hiç anlaşılamaz. Hazire bile darma duman edilir, istanbul'un ilk Belediye Başkanı Hızır Bey'in mezarı ortada kalır. Arsalar tekrar camileştirilemesin diye hızla betonlaştırılır ki bu alanda iMÇ blokları yayılır.... Sadece 56-57 yılları arasında 54 camiyi yıktırır. Bunun yanında hamamların, tekkelerin, sebillerin, çeşmelerin hesabı yapılmaz..."

Cumhuriyetim ilk yıllarında başlayan imar çalışmaları, yol yapım çalışmaları 1940'lardan itibaren H. Prost eliyle şehrin tarihi dokusuna zarar verecek biçimde gerçekleştirilmiştir. İmar çalışmalarının ilk aşaması 1943'te sona ermiştir. O ilk aşamada, Azeblar Camii, Sekbanbaşı Mescidi, Firuzağa Mescidi, Revani Çelebi Camii yıkılmıştır. Bu yıkımlara 1950-1960 arasındaki DP döneminde devam edilmiştir: 1953'te Saraçhane Mescidi (Mimar Ayas Mescidi), Karagöz Mescidi ile tarihi medreseler, çeşmeler ve mektepler yıkılmıştır.

Prof. İlber Ortaylı, Milliyet gazetesinde "Cami Olmaktan Çıkan Camiler" başlıklı yazısında Menderes'in İstanbul'da Mimar Sinan'ın mescitlerini, camilerini buldozerle yıktırdığını, ancak hiçbir Müslümanın nedense bu gerçekten söz etmediğini şöyle ifade etmiştir: "70 ila 50 sene evvelinin camiyi ambar yapma, kışla yapma olaylarını tekrarlamak ne tarihi açıklamaya yeter ne de politika yapmaya, üstelik yeterince delil de ileri sürülmüyor. Falan mahallelerdeki camilerin depo yapıldığı söyleniyor ama Menderes’in imar çalışmaları sırasında rölöveleri ve albümleri bile çıkarılmadan tarihe gömülen Mimar Sinan mescitlerinden, Beyazıt’ta yıkılan Kemankeş Kara Mustafa Paşa Camii ve medresesinden, Topkapı’daki Kara Ahmet Paşa’nın Mimar Sinan eseri zarif sebilinden (ki bence istisnai bir Rönesans tipi fontanaydı, inşaat makinelerini dayayıp yıkılışını gözümle gördüm) bahseden Müslüman yok. Bu memleketin tahribi şu veya bu grubun işi değildir. Toptan yaptığımız bir kepazeliktir."

İstanbul'un tarihini en iyi bilen Türkiye’nin sayılı sanat tarihçilerinden Prof. Dr. Semavi Eyice, Milliyet gazetesinde Neşe Mesutoğlu'na verdiği röportajda, Menderes’in bazı camileri yıktırdığını ileri sürmüştür.

1950’lerde Yeni Sabah gazetesinde yazar olan Semavi Eyice, Adnan Menderes'in Sekban Paşa Mescidi, Mimar Ayaz Camii, Velide Camii'nin türbesi gibi dini eserleri yol yapmak için yıktırdığını anlatmıştır.

Eyice, kendisinin bu cami, mescit ve türbelerin yıkılmasına gazetesinde itiraz ettiğini ancak uyarıldığını da belirtmiştir. Eyice, Türk tarihi için önemli olan Zeyrek evlerinin de bu dönemde yıkıldığını söylemiştir.

Prof. Semavi Eyice, “Sanat Alemi” dergisinden Ülkü Ö Akagündüz’e verdiği röportajda da bu gerçeğin altını çizmiştir:

İşte Semavi Eyice’in o röportajından bazı bölümler:

Menderes döneminde nice ibadethaneler şuursuzca yıkıldı. (Menderes'in) adına görkemli bir türbe yapıldı; ama günahı da çoktu hani.” diyen Eyice, İstanbul’da geniş caddelere, meydanlara ve yeşil sahalara karışıp giden elliden fazla caminin bazısı, projeleri hiç tehdit etmediği hâlde biraz da keyfî uygulamalarla ortadan kaldırılmış. Semavi Hoca, Menderes’in açtırdığı Atatürk Bulvarı’na kurban giden iki camiden şöyle söz ediyor:

"Bozdoğan kemerinden Aksaray’a inerken sağda iki küçük cami vardı. Baba Hasan Alemi ve Oruç Gazi Camileri. Baba Hasan Alemi’yi daha o zaman vakıflar kiraya vermişti. Hatta bir öğretmen oturuyordu içinde. Cadde üstünde olmamasına rağmen yıktılar onu. Oruç Gazi mamurdu, kullanılıyordu. Hiç lüzumu yokken yıkıldı o da. Bulvar açıldığında, dört tarafında servi ağaçlarıyla çok şirin bir durumu vardı, caddeden dışarıda ve biraz çukurdaydı zaten. Kimin aklına estiyse, lüzumsuz burada dediler, yıktılar.

Adana’da kentin göbeğinde, camisi, medresesi, kütüphanesiyle görkemli bir külliye düşünün. 1650’lerde Cafer Paşa yaptırmış, 1950’de cadde genişleyecek bahanesiyle yıkılmış. Ne var ki arsa hala boş, külliye yıkıldığı ile kalmış, şehrin anıtsal yapısının yerinde şimdi çömlekçi var".

Perşembe, 24 Ekim 2013 14:57 tarihinde güncellendi
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 - 4

Motorcular.com